Açık Bilim Podcast

Sep 07 2020 44 mins 7.9k

Açık Bilim Podcast, bağımsız bir bilim medyasıdır. Sesli podcast yayınlarıyla hemen her hafta güncellenir.

























































BİLİMFİLİ PODCAST #15: MANTIKSAL SAFSATALAR
Feb 10 2020 76 mins  
İnsan beyni, bazı yönlerden, süper bilgisayarların en güçlülerinden bile daha üstün bir performans gösteren harika bir “makinedir”. Ancak, beynimiz, hassas mantığa özel biçimde evrimleşmemiş olarak görünüyor. Zihinlerimizin, içine düşmesi muhtemel pek çok mantıksal tuzak vardır. Eğer bu tuzakların bilinçli olarak farkında olmaz ve onlardan kaçınmak için çaba göstermezsek, kendimizi çukurda bulmamız kaçınılmazdır. Herhangi bir tartışma içerisinde, bazen bilerek, bazen de bilmeyerek mantıksal safsataları neredeyse hepimiz kullanıyoruz. Ancak eğer bir tartışmaya girecekseniz, geçerli argümanlar üretmeniz gerektiğini bilmelisiniz. Daha da özelde, bilimsel bir tartışmada, sarılacağınız şeyin bilimsel veriler olduğunu ve safsatalara başvurmuş halde yakalanmanızın doğru dahi olsa bütün argümanlarınızın çöpe gitmesine sebep olabileceğini unutmayın. Bu yayınımızda gündelik hayatta sıklıkla karşılaştığımız mantıksal safsataların neler olduğunu örneklerle açıkladık. Umuyoruz ki, bu safsatalara aşinalığınızın olması, bir tartışma içerisinde onları kolaylıkla saptamanıza ve rakibinizi ayakta tutan “koltuk değneklerini” elinden almanıza yardımcı olacaktır. Bir sonraki yayınımızda "Uzunca bir aradan sonra tekrar merhaba!" girişi yapmamak adına şimdiden çalışmalara başladık bile. Keyifli Dinlemeler.

YARINDAN HİKAYELER #20: QNB Finansbank Scratch Cup 2020
Feb 10 2020 31 mins  
Yarından Hikayeler'in bu özel yayınını QNB Finansbank ve Habitat Derneği iş birliğiyle gerçekleştirilen Scratch Cup 2020'de gerçekleştirdik. Hazırlayan ve sunanlar: Emre Yorgancıgil, Tevfik Uyar Kamera ve kurgu: Kübra Karacan Uyar ----------------------------------------------------------------------------- Bu yıl ‘Benim Şehrim’ temasıyla ilk kez gerçekleştirilen Scratch Cup’a yıl boyunca 631 başvuru oldu. Scratch Cup 2020’nin finali 10 takımın katılımıyla 6 Şubat Perşembe günü, QNB Finansbank Kristal Kulede gerçekleşti. Çocuklar, geliştirdikleri kodlarla şehirlerindeki problemleri tespit edip çözüm bularak, insanlar için mükemmel bir yaşam yaratmaya çalıştılar. QNB Finansbank, çocuk ve genç odaklı “Minik Eller Büyük Hayaller” Kurumsal Sosyal Sorumluluk Platformu çatısı altında Habitat Derneği’nin de iş birliğiyle ‘Minik Eller Kod Yazıyor Projesi’ni hayata geçirdi. Bu yıl ilki düzenlenen Scratch Cup 2020’nin finali 10 takımın ve 25 çocuğun katılımıyla 6 Şubat Perşembe günü, QNB Finansbank Kristal Kule’de gerçekleşti. Çocuklar, geliştirdikleri kodlarla şehirlerindeki problemleri tespit edip çözüm bularak, gelecek için mükemmel bir yaşam yaratmaya çalıştılar. ‘Benim Şehrim’ temasıyla düzenlenen Scratch Cup 2020’ye Türkiye'nin dört bir yanından 631 ekip, eğlenceli ve bir o kadar da yaratıcı oyunlarıyla katıldı. Yapılan ön elemeler sonucunda 8-10 yaş ve 11-14 yaş kategorilerinden beşer ekip olmak üzere toplam 10 takım finale kaldı. Ekipler, yarışma boyunca kendilerine verilen süre içinde oyunlarını anlatıp jürinin sorularını yanıtladı. Bazılarını yayınımızda da izleyebileceğiniz, kazanan ekipler şöyle: 8-10 Yaş Kategorisi En İyi Proje Ödülü; Uşak’tan 3 Eylül İlkokulu, Proje Adı; Değerli Şehrim En İyi Görsel Tasarım Ödülü; İzmir’den INOVATHINK, Proje Adı; Garry Dönüşüm Artık Şehrimizde En İyi Kod Yapısı Ödülü; İSTEK Kemal Atatürk Okulları, Proje Adı; Benim Şehrim En İyi Uyarlama Ödülü; İstanbul Robotcodi, Proje Adı: Gez-Kurtar En İyi Senaryo Ödülü; Özel Ataşehir Vatan Okulları, Proje Adı; Kim İstanbul’un Kahramanı Olmak İster? 11-14 Yaş Kategorisi En İyi Proje Ödülü; İzmir’den Bahçeşehir Koleji Karşıyaka Kampüsü, Proje Adı; Akıllı Şehir İzmir En İyi Görsel Tasarım Ödülü; Giresun’dan Şehir Yüzbaşı İsmail Hakkı Öztopal Ortaokulu, Proje Adı; Benim Mutlu Şehrim En İyi Kod Yapısı Ödülü; Uşak’tan Şehit Mehmet Çetin İmam Hatip Ortaokulu, Proje Adı; Tasarla-Yap-Düzelt En İyi Uyarlama Ödülü; İzmir’den TED Aliağa Koleji, Proje Adı; Çevre Bilinci ile İlgili Bir Fabl En İyi Senaryo Ödülü; Aydın’dan İSTEK Kuşadası Ortaokulu, Proje Adı; Yağmur Kasabası










NELER OLMUŞ #4: KARANLIKTA 1 HAFTA, MAYMUN HÜCRELİ DOMUZ VE BUZ ÇAĞI OKSİJEN POMPALARI
Dec 10 2019 17 mins  
Hazırlayan ve sunanlar: Tevfik Uyar, Kübra Karacan Giriş ve Çıkış Müziği: Bensound, Rumble (CC Attribution-NoDerivs 3.0 Unported) Bu bölümde değindiğimiz haberler: Karanlıkta 1 hafta bırakılan farelerin beyin işitsel bölgeleri değişime uğradı: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/12/191204145858.htm Maymun hücrelerine sahip normal görünümlü iki domuz doğdu: https://bilimfili.com/cinde-maymun-hucrelerine-sahip-domuzlar-uretildi/ 700 milyon yıl önce yaşamı kurtaran oksijen pompaları: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/12/191202190423.htm İlk Kuantım Fiziği Kitabım: https://domingo.com.tr/products/ilk-kuantum-fizigi-kitabim Ücretli abonemiz olarak bize destek vermek için sayfamızı ziyaret edebilirsiniz:https://www.patreon.com/acikbilim Bu yayınımızı ücretli abonelerimiz sayesinde gerçekleştirdik (Patreon'da yer alan isimleriyle): Sule Civi, Kaya Gökçe Dinçyürek, Deniz Kozluklu, Okan Ulas Gezeroglu, Evren Akal, yesatalim, İpek Doğramacı, Refik Sekercioglu, Ediz Kırman, Zeynep Kiziltan, Koray Al, Ozgur Bozat, Tevfik Uyar, Gursel Mutlu, Melis Aritman Alp, Cengiz Gokdeniz, Evren Aslankaraoğlu, Utku Sakallıoğlu, Cenk Altı, Arman Sernaz, Cem Karaoguz, Bunyamin Simsek, Ali Ihsan Sakin, Guven atbakan, Yang Wen-li, Sifsty, Arif Akar, Melike Ceren İnan, Gamze, Eren Şener, fatih karagülle, Enes Topcu, Ahmet ERKAN, Cem Mergenci, Aygül Özbek, Sertaç Tuncel, Zuhal Kaya, Baris Parlak, Emre Yorgancıgil, kıvanç canbay, Refik Sekercioglu, Ali Mersin, Irmak Akpınar





NELER OLMUŞ #2: Ultima Thule, Dirençli Bakteriler, Fotosentez
Nov 24 2019 15 mins  
Hazırlayan ve sunanlar: Tevfik Uyar, Kübra KaracanGiriş ve Çıkış Müziği: Bensound, Rumble (CC Attribution-NoDerivs 3.0 Unported) Bu bölümde değindiğimiz haberler: Ultima Thule Haber Kaynağı: https://www.sciencenews.org/article/nasa-gave-ultima-thule-mu69-new-official-name-arrokoth Dirençli Bakteriler Haber Kaynağı: https://www.sciencenews.org/article/cdc-drug-resistant-microbes-kill-about-35000-people-united-states-per-year Fotosentez Mekanizmasının Önemli Bir Basamağı Çözüldü: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/11/191113153102.htm Ücretli abonemiz olarak bize destek vermek için sayfamızı ziyaret edebilirsiniz: https://www.patreon.com/acikbilim Bu yayınımızı ücretli abonelerimiz sayesinde gerçekleştirdik (Patreon'da yer alan isimleriyle): Sule Civi, Kaya Gökçe Dinçyürek, Deniz Kozluklu, Okan Ulas Gezeroglu, Evren Akal, yesatalim, İpek Doğramacı, Refik Sekercioglu, Ediz Kırman, Zeynep Kiziltan, Koray Al, Ozgur Bozat, Tevfik Uyar, Gursel Mutlu, Melis Aritman Alp, Cengiz Gokdeniz, Evren Aslankaraoğlu, Utku Sakallıoğlu, Cenk Altı, Arman Sernaz, Cem Karaoguz, Bunyamin Simsek, Ali Ihsan Sakin, Guven atbakan, Yang Wen-li, Sifsty, Arif Akar, Melike Ceren İnan, Gamze, Eren Şener, fatih karagülle, Enes Topcu, Ahmet ERKAN, Cem Mergenci, Aygül Özbek, Sertaç Tuncel, Zuhal Kaya, Baris Parlak, Emre Yorgancıgil, kıvanç canbay, Refik Sekercioglu


NELER OLMUŞ #1: VOYAGER 2 VE BATI NİL VİRÜSÜ
Nov 17 2019 16 mins  
Hazırlayan ve sunanlar: Tevfik Uyar, Kübra Karacan Giriş ve Çıkış Müziği: Bensound, Rumble (CC Attribution-NoDerivs 3.0 Unported) Bu bölümde değindiğimiz haber ve araştırmalar: Voyager 2 Haber Kaynağı: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/11/191104112823.htm Bahsi geçen araştırmanın referansı: D. A. Gurnett & W. S. Kurth. Plasma densities near and beyond the heliopause from the Voyager 1 and 2 plasma wave instruments. Nature Astronomy, 2019 DOI: 10.1038/s41550-019-0918-5 Batı Nil Virüsü İnsülin Haber Kaynağı: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/11/191113101849.htm Araştırmanın Referansı: Laura R.H. Ahlers, Chasity E. Trammell, Grace F. Carrell, Sophie Mackinnon, Brandi K. Torrevillas, Clement Y. Chow, Shirley Luckhart, Alan G. Goodman. Insulin Potentiates JAK/STAT Signaling to Broadly Inhibit Flavivirus Replication in Insect Vectors. Cell Reports, 2019; 29 (7): 1946 DOI: 10.1016/j.celrep.2019.10.029 Batı Nil Virüsü WHO sayfası: https://www.who.int/news-room/fact-sheets/detail/west-nile-virus Ücretli abonemiz olarak bize destek vermek için sayfamızı ziyaret edebilirsiniz: https://www.patreon.com/acikbilim Bu yayınımızı ücretli abonelerimiz sayesinde gerçekleştirdik (Patreon'da yer alan isimleriyle): Sule Civi, Kaya Gökçe Dinçyürek, Deniz Kozluklu, Okan Ulas Gezeroglu, Evren Akal, yesatalim, İpek Doğramacı, Refik Sekercioglu, Ediz Kırman, Zeynep Kiziltan, Koray Al, Ozgur Bozat, Tevfik Uyar, Gursel Mutlu, Melis Aritman Alp, Cengiz Gokdeniz, Evren Aslankaraoğlu, Utku Sakallıoğlu, Cenk Altı, Arman Sernaz, Cem Karaoguz, Bunyamin Simsek, Ali Ihsan Sakin, Guven atbakan, Yang Wen-li, Sifsty, Arif Akar, Melike Ceren İnan, Gamze, Eren Şener, fatih karagülle, Enes Topcu, Ahmet ERKAN, Cem Mergenci, Aygül Özbek, Sertaç Tuncel, Zuhal Kaya, Baris Parlak, Emre Yorgancıgil, kıvanç canbay, Refik Sekercioglu Ücretli abonemiz olarak bize destek vermek için sayfamızı ziyaret edebilirsiniz: https://www.patreon.com/acikbilim




















YARINDAN HİKAYELER #10: BİYOTERÖR VE NANOTEKNOLOJİK FELAKETLER
May 22 2019 25 mins  
Çok tehlikeli bir virüs ya da süperbakteri dünyanın sonunu getirebilir mi? Peki ya kendi kendini üretebilen nano bir makine? Programda bahsettiğimiz bağlantılar --------------------------------------------------------------- Antibiyotik direnciyle ilgili Muhabbet Teorisi bölümü: https://www.youtube.com/watch?v=ZSsLO... Nanoteknoloji: http://www.acikbilim.com/2014/04/dosy... Hazırlayan ve Sunanlar: Emre Yorgancıgil ve Tevfik Uyar Kamera ve Montaj: Doğukan Güzelşen, Kübra Karacan Bu yayınımızı ücretli abonelerimiz sayesinde gerçekleştirdik (Patreon'da yer alan isimleriyle): Deniz Kozluklu, Evren Akal, İpek Doğramacı, Kaya Gökçe Dinçyürek, Okan Ulas Gezeroglu, Sule Civi, yesatalim, Aygül özbek, Cengiz , Gokdeniz, Ediz Kırman, Gursel Mutlu, Gürkan Akçay, Koray Al, Melis Aritman Alp, Ozgur AGCAKAYA, Ozgur Bozat, Tevfik Uyar, Zeynep Kiziltan, Çağrı Yalgın, Arman Sernaz, Evren Aslankaraoğlu, Utku Sakallıoğlu, Berkan Alper Kaya, Cem Karaoguz, aerkan, Arif Akar, Celil Bozkurt, Cem Mergenci, Cenk Altı, emin gezer, Emre Yorgancıgil, Eren Şener, Evrim Ağacı, fatih karagülle, Gamze, Guven atbakan, Kıvanç canbay, Melike Ceren İnan, mesutnuri, Okyman, Osman Demirhan, Sakine Atila Karaca, Sertaç Tuncel, Sezer, Sifsty, Yang Wen-li, Zuhal Kaya, özdemir bayraktaroğlu Ücretli abonemiz olarak bize destek vermek için sayfamızı ziyaret edebilirsiniz: https://www.patreon.com/acikbilim #asteroid #bilimkurgu #felaket



YARINDAN HİKAYELER #9: DÜNYA’YA ASTEROİD ÇARPARSA
May 14 2019 27 mins  
Yemek Sepeti'nin sunduğu bu bölümümüzde Dünya'ya asteroid çarpar mı? 2018 yılında ABD kongresine sunulan rapordan notlar ve asteroid tehlikesiyle mücadele yöntemlerini konuştuk. Programda bahsettiğimiz bağlantılar --------------------------------------------------------------- Köksal Özer'in ilgili zinciri: https://twitter.com/stomodeum/status/... 2018 tarihli ABD Ulusal Hazırlık Planı: https://www.whitehouse.gov/wp-content/uploads/2018/06/National-Near-Earth-Object-Preparedness-Strategy-and-Action-Plan-23-pages-1MB.pdf Hazırlayan ve Sunanlar: Emre Yorgancıgil ve Tevfik Uyar Kamera ve Montaj: Doğukan Güzelşen, Kübra Karacan Bu yayınımızı ücretli abonelerimiz sayesinde gerçekleştirdik (Patreon'da yer alan isimleriyle): Deniz Kozluklu, Evren Akal, İpek Doğramacı, Kaya Gökçe Dinçyürek, Okan Ulas Gezeroglu, Sule Civi, yesatalim, Aygül özbek, Cengiz , Gokdeniz, Ediz Kırman, Gursel Mutlu, Gürkan Akçay, Koray Al, Melis Aritman Alp, Ozgur AGCAKAYA, Ozgur Bozat, Tevfik Uyar, Zeynep Kiziltan, Çağrı Yalgın, Arman Sernaz, Evren Aslankaraoğlu, Utku Sakallıoğlu, Berkan Alper Kaya, Cem Karaoguz, aerkan, Arif Akar, Celil Bozkurt, Cem Mergenci, Cenk Altı, emin gezer, Emre Yorgancıgil, Eren Şener, Evrim Ağacı, fatih karagülle, Gamze, Guven atbakan, Kıvanç canbay, Melike Ceren İnan, mesutnuri, Okyman, Osman Demirhan, Sakine Atila Karaca, Sertaç Tuncel, Sezer, Sifsty, Yang Wen-li, Zuhal Kaya, özdemir bayraktaroğlu Ücretli abonemiz olarak bize destek vermek için sayfamızı ziyaret edebilirsiniz: https://www.patreon.com/acikbilim #asteroid #bilimkurgu #felaket
















60 SANİYEDE BİLİM TURU (14-24 Şubat 2019)
Feb 25 2019 1 mins  
https://youtu.be/YiigQ0BHOAY Haberler: Bilim insanları yeterli uykunun damar tıkanıklığını da engellediğini keşfettiler. Farelerin kullanıldığı deneylerde uykusuz kalan farelerin atardamarlarındaki plakaların daha kalın olduğu gözlendi. Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/02/190213132317.htm Astronomlar Güney yarım küre gökyüzünü kaplayan 4000 üyeli bir yıldız akıntısı keşfetti. EASA Gaia verileri kullanılarak keşfedilen yıldızlar, 1 milyar yıl önce oluştuğu günden bu yana birlikte hareket ediyorlar. Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/02/190215092908.htm Danimarkalı araştırmacılar, grafeni elektrik özelliklerini bozmadan nano boyutlara indirmeyi başararak, grafen temelli nanoelektrik alanının önemli bir sorununu aşmayı başardılar. Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/02/190219132704.htm Penn State Üniversitesi’nde geliştirilen yeni spektograf, soğuk yıldızlar çevresindeki gezegenlerdeki sıvı su varlığını uzaktan tespit etmeyi mümkün hale getirecek. Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/02/190221095054.htm DNA temelli ölçülen biyolojik yaşın, gelecekte meme kanseri olma riskini belirleyebileceği bulundu. Araştırmaya göre gerçek yaş ile biyolojik yaş arasındaki her beş yıllık fark, meme kanseri riskinde %15’lik bir artışa neden oluyor. Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/02/190222125223.htm Seslendirenler: Kübra Karacan, Doğukan Güzelşen Müzik: Zamanusta, "Kararlı Denge" Teşekkürler (Patreonda kayıtlı isimler kullanılmıştır): Deniz Kozluklu, Sule Civi, Kaya Gökçe Dinçyürek, Okan Ulas Gezeroglu, Evren Akal, İpek Doğramacı, Yeşim Atalı, Tunç Kuyucu, Mehmet Soylu, Ediz Kırman, Zeynep Kiziltan, Koray Al, Ozgur Bozat, Zeynep Karartı, Tevfik Uyar, Çağrı Yalgın, Gursel Mutlu, Melis Aritman Alp, Cengiz Gokdeniz, Ozgur AGCAKAYA, Evren Aslankaraoğlu, Utku Sakallıoğlu, Arman Sernaz, Berkan Alper Kaya, Cem Karaoguz, Ihsan özyürek, Cenk Altı, Celil Bozkurt, Guven Atbakan, Yang Wen-li, emin gezer, Sifsty, özdemir bayraktaroğlu, Okyman, Arif Akar, Melike Ceren İnan, Gamze, Eren Şener, Evrim Ağacı, Sezer, Can Sürer, Sakine Atila Karaca, fatih karagülle, Cem Ünalan, aerkan, Cem Mergenci, Sertaç Tuncel



60 SANİYEDE BİLİM TURU (4-10 ŞUBAT 2019)
Feb 13 2019 1 mins  
https://www.youtube.com/watch?v=Rie6QeNLhck Haberler: Bilim insanları nikotin varlığında parlayan bir protein sensörü geliştirmeyi başardılar. Bu yeni keşif sayesinde gelecekte nikotin bağımlılığı mekanizmasının daha iyi anlaşılması bekleniyor. https://www.sciencedaily.com/releases/2019/02/190207123248.htm Güney Kaliforniya’daki Palomar Gözlemevi’nde gökyüzü araştırma kamerasından elde edilen sonuçlar yayımlanmak üzere kabul edildi. Gökyüzündeki karanlık bölgeleri izleyen sistem bir yıl içerisinde aralarında yeni süpernovalar, yakın asteroidler ve hatta kara delikler olan 1100 yeni cisim keşfetti. https://www.sciencedaily.com/releases/2019/02/190207131056.htm Astronomlar 1300 ışık yılı uzaktaki yeni doğmuş bir yıldızın çevresinde metanol, asetaldehit, metil format, asetonitril ve aseton gibi kompleks organik maddeler bulunduğunu keşfettiler. https://www.sciencealert.com/a-retreating-snow-line-around-a-newborn-star-is-revealing-organic-molecules-1-300-light-years-away Son araştırmalara göre buzullardaki erimeden kaynaklanan ciddi hava olayları sayısı daha önce öngörülenden çok daha fazla olacak. https://www.scientificamerican.com/article/melting-ice-sheets-could-worsen-extreme-weather/ Avustralyalı ve Fransız araştırmacılar arıların toplama ve çıkarma gibi basit aritmetik işlemleri yapabildiğini keşfettiler. Deneyde kullanılan arılar bir labirentteki yiyeceği aritmetik ipuçlarını çözerek bulmayı öğrenebildiler. https://www.sciencedaily.com/releases/2019/02/190206200358.htm _________________________________________________________________ Bu videomuzu Ocak ayı ücretli abonelerimiz sayesinde gerçekleştirdik. Ücretli abonemiz olarak bize destek vermek için sayfamızı ziyaret edebilirsiniz: https://www.patreon.com/acikbilim Teşekkürler (Patreonda kayıtlı isimler kullanılmıştır): Deniz Kozluklu, Sule Civi, Kaya Gökçe Dinçyürek, Okan Ulas Gezeroglu, Evren Akal, İpek Doğramacı, Yeşim Atalı, Tunç Kuyucu, Mehmet Soylu, Ediz Kırman, Zeynep Kiziltan, Koray Al, Ozgur Bozat, Zeynep Karartı, Tevfik Uyar, Çağrı Yalgın, Gursel Mutlu, Melis Aritman Alp, Cengiz Gokdeniz, Ozgur AGCAKAYA, Evren Aslankaraoğlu, Utku Sakallıoğlu, Arman Sernaz, Berkan Alper Kaya, Cem Karaoguz, Ihsan özyürek, Cenk Altı, Celil Bozkurt, Guven Atbakan, Yang Wen-li, emin gezer, Sifsty, özdemir bayraktaroğlu, Okyman, Arif Akar, Melike Ceren İnan, Gamze, Eren Şener, Evrim Ağacı, Sezer, Can Sürer, Sakine Atila Karaca, fatih karagülle, Cem Ünalan, aerkan, Cem Mergenci, Sertaç Tuncel _________________________________________________________________ Seslendirenler: Saynur Birsu Dönen , Doğukan Güzelşen Müzik: Zamanusta, "Kararlı Denge"


YARINDAN HİKAYELER #3: YAPAY ZEKADAN SANATÇI OLUR MU?
Feb 03 2019 31 mins  
https://www.youtube.com/watch?v=rFKdqzxtJtU Bu bölümde yapay zekânın sanat yapıp yapamayacağı üzerine konuşuyoruz. Hatta sadece biz değil, Cem Say, Galip Dursun, Işın Beril Tetik ve Tolga Mırmırık da kısaca görüşlerini açıklıyorlar... Bakalım edebi sanatlarla ilgilenenler bu konuda neler düşünüyorlar? Bu arada Tevfik, Emre'ye "yapay zeka müzikleriyle insan müziklerini ayırt etmeye" dayanan küçük bir test yapıyor... Bakalım sizler de çaldığımız müziklerin insan mı yoksa yapay zeka ürünü mü olduğunu bilecek misiniz? 01:00 Yapay zeka "sanatı" ve insandan farkı 08:00 Mikrofonu başkalarına uzatıyoruz... 10:00 Turing testini sanat için modifiye edersek... 11:00 Emre'nin sınavı: Hangisi yapay zeka? Hangisi insan? 20:35 Bager Akbay'ın yapay zekâ şiiri... Peki roman yazabilir mi? 24:00 Yapay zeka ressam olabilir mi? 28:00 Gelecekte insan sanatçılar yapay zekadan faydalanacaklar mı? Hazırlayan ve Sunanlar: Emre Yorgancıgil ve Tevfik Uyar Montaj: Doğukan Güzelşen Çekim ekibi: Kübra Karacan, Saynur Birsu Dönen _________________________________________________________________ Bu yayınımızı Ocak ayı ücretli abonelerimiz sayesinde gerçekleştirdik. Ücretli abonemiz olarak bize destek vermek için sayfamızı ziyaret edebilirsiniz: https://www.patreon.com/acikbilim Teşekkürler (Patreonda kayıtlı isimler kullanılmıştır): Deniz Kozluklu, Sule Civi, Kaya Gökçe Dinçyürek, Okan Ulas Gezeroglu, Evren Akal, İpek Doğramacı, Yeşim Atalı, Tunç Kuyucu, Mehmet Soylu, Ediz Kırman, Zeynep Kiziltan, Koray Al, Ozgur Bozat, Zeynep Karartı, Tevfik Uyar, Çağrı Yalgın, Gursel Mutlu, Melis Aritman Alp, Cengiz Gokdeniz, Ozgur AGCAKAYA, Evren Aslankaraoğlu, Utku Sakallıoğlu, Arman Sernaz, Berkan Alper Kaya, Cem Karaoguz, Ihsan özyürek, Cenk Altı, Celil Bozkurt, Guven Atbakan, Yang Wen-li, emin gezer, Sifsty, özdemir bayraktaroğlu, Okyman, Arif Akar, Melike Ceren İnan, Gamze, Eren Şener, Evrim Ağacı, Sezer, Can Sürer, Sakine Atila Karaca, fatih karagülle, Cem Ünalan, aerkan, Cem Mergenci, Sertaç Tuncel

MUHABBET TEORİSİ #139: UNUTTUĞUMUZ HASTALIKLAR
Jan 30 2019 83 mins  
#MuhabbetTeorisi yeni bölümünde Tevfik Uyar, Kaan Öztürk ve Çağrı Yalgın 'Unuttuğumuz Hastalıklar' üzerine konuştular. Aynı evde yaşadığınız kişinin "dışkısı" yeri geldiğinde ilaç olabilir mi? Tırnak açınız kronik akciğer hastalığınız olup olmadığı hakkında size fikir verebilir mi? Trahom nedir? Nasıl bir hastlıktır? Veremle mücadele Polio (Çocuk Felci) nedir? Nasıl bir hastlıktır? Şu sorulara ve daha fazlasına yanıt alacağınız bir program oldu. Keyifli Dinlemeler... _________________________________________________________________ Bu yayınımızı Ocak ayı ücretli abonelerimiz sayesinde gerçekleştirdik. Ücretli abonemiz olarak bize destek vermek için sayfamızı ziyaret edebilirsiniz: https://www.patreon.com/acikbilim Teşekkürler (Patreonda kayıtlı isimler kullanılmıştır): Deniz Kozluklu, Sule Civi, Kaya Gökçe Dinçyürek, Okan Ulas Gezeroglu, Evren Akal, İpek Doğramacı, Yeşim Atalı, Tunç Kuyucu, Mehmet Soylu, Ediz Kırman, Zeynep Kiziltan, Koray Al, Ozgur Bozat, Zeynep Karartı, Tevfik Uyar, Çağrı Yalgın, Gursel Mutlu, Melis Aritman Alp, Cengiz Gokdeniz, Ozgur AGCAKAYA, Evren Aslankaraoğlu, Utku Sakallıoğlu, Arman Sernaz, Berkan Alper Kaya, Cem Karaoguz, Ihsan özyürek, Cenk Altı, Celil Bozkurt, Guven Atbakan, Yang Wen-li, emin gezer, Sifsty, özdemir bayraktaroğlu, Okyman, Arif Akar, Melike Ceren İnan, Gamze, Eren Şener, Evrim Ağacı, Sezer, Can Sürer, Sakine Atila Karaca, fatih karagülle, Cem Ünalan, aerkan, Cem Mergenci, Sertaç Tuncel

YARINDAN HİKAYELER #2: BORUSAN CONTEMPORARY’I GEZDİK!
Jan 28 2019 20 mins  
Geçtiğimiz hafta geçmişteki sanat eserlerinde günümüzün nasıl göründüğü değerlendirmiştik. Gelecekteki sanata geçmeden önce bugünün çağdaş sanatı üzerinde biraz duralım istedik. Bunun için de Borusan Contemporary'deki Akışkan Bedenler sergisini ziyaret ettik. İzlenimlerimizi sizlerle paylaşıyoruz. 00:55 Çağdaş sanat hakkında... 03:36 Dijital sanatlar. 04:25 Contemporary Istanbul'daki gezimiz 07:37 (Tevfik Uyar kahve höpürdetiyor...) 08:05 Machine Learning 08:40 Walking City 09:06 Tribes 13:29 Bir garip dijital sanat - Jodi.org 18:05 Rasgele kelimelerden "çağdaş edebiyat" olur mu? (Yüz milyonluk soru) Hazırlayan ve sunanlar: Emre Yorgancıgil ve Tevfik Uyar Kamera / Montaj: Doğukan Güzelşen Yayın ekibi: Kübra Karacan, Saynur Birsu Dönen _________________________________________________________________ Bu yayınımızı Ocak ayı ücretli abonelerimiz sayesinde gerçekleştirdik. Ücretli abonemiz olarak bize destek vermek için sayfamızı ziyaret edebilirsiniz: https://www.patreon.com/acikbilim Teşekkürler (Patreonda kayıtlı isimler kullanılmıştır): Deniz Kozluklu, Sule Civi, Kaya Gökçe Dinçyürek, Okan Ulas Gezeroglu, Evren Akal, İpek Doğramacı, Yeşim Atalı, Tunç Kuyucu, Mehmet Soylu, Ediz Kırman, Zeynep Kiziltan, Koray Al, Ozgur Bozat, Zeynep Karartı, Tevfik Uyar, Çağrı Yalgın, Gursel Mutlu, Melis Aritman Alp, Cengiz Gokdeniz, Ozgur AGCAKAYA, Evren Aslankaraoğlu, Utku Sakallıoğlu, Arman Sernaz, Berkan Alper Kaya, Cem Karaoguz, Ihsan özyürek, Cenk Altı, Celil Bozkurt, Guven Atbakan, Yang Wen-li, emin gezer, Sifsty, özdemir bayraktaroğlu, Okyman, Arif Akar, Melike Ceren İnan, Gamze, Eren Şener, Evrim Ağacı, Sezer, Can Sürer, Sakine Atila Karaca, fatih karagülle, Cem Ünalan, aerkan, Cem Mergenci, Sertaç Tuncel

60 SANİYEDE BİLİM TURU (20 -27 Ocak 2019)
Jan 28 2019 1 mins  
https://www.youtube.com/watch?v=U2UAH8gwBC4 Haberler British Medical Journal’da yayımlanan bir araştırma düzenli olarak yenen kızartmanın menopoz sonrası kadınlarda ölüm riskini %13 artırdığını ortaya koydu. https://www.sciencedaily.com/releases/2019/01/190123191637.htm Ay’ın ortaya çıkmasına neden olan Büyük Çarpışma (yani “Dünya’nın Thea ile çarpışması”) aynı zamanda yaşamın kaynağı olabilir. Petrolojistlerin araştırması, başta karbon ve azot olmak üzere yaşamın başlıca elementlerinin Thea’dan geldiğini öne sürüyor. https://www.sciencedaily.com/releases/2019/01/190123144519.htm İsveçli araştırmacılar Güneş enerjisini 18 yıl boyunca muhafaza edebilen özel bir sıvı geliştirdiler. Güneş ışığıyla dönüşüme uğrayan molekül, bir katalizör yardımıyla eski haline döndürüldüğünde hapsettiği enerjiyi geri bırakıyor. Maddenin kapasitesi kilogram başına 250 watt-saat. https://www.sciencealert.com/scientists-create-liquid-fuel-that-can-store-the-sun-s-energy-for-up-to-18-years Yeni yayımlanan bir çalışmaya göre 1971’de Ay’dan getirilen örnekler arasında “memleketine geri dönen” bir parça olabilir… Big Bertha adı verilen kayanın içerisinde Dünya orijinli olduğu düşünülen bir parça bulundu. https://www.sciencealert.com/earth-s-oldest-rock-may-have-been-found-it-was-um-on-the-moon --------------------------------------------------------------------------- Seslendirenler: Kübra Karacan , Doğukan Güzelşen Müzik: Zamanusta, "Kararlı Denge" _________________________________________________________________ Bu yayınımızı Ocak ayı ücretli abonelerimiz sayesinde gerçekleştirdik. Ücretli abonemiz olarak bize destek vermek için sayfamızı ziyaret edebilirsiniz: https://www.patreon.com/acikbilim Teşekkürler (Patreonda kayıtlı isimler kullanılmıştır): Deniz Kozluklu, Sule Civi, Kaya Gökçe Dinçyürek, Okan Ulas Gezeroglu, Evren Akal, İpek Doğramacı, Yeşim Atalı, Tunç Kuyucu, Mehmet Soylu, Ediz Kırman, Zeynep Kiziltan, Koray Al, Ozgur Bozat, Zeynep Karartı, Tevfik Uyar, Çağrı Yalgın, Gursel Mutlu, Melis Aritman Alp, Cengiz Gokdeniz, Ozgur AGCAKAYA, Evren Aslankaraoğlu, Utku Sakallıoğlu, Arman Sernaz, Berkan Alper Kaya, Cem Karaoguz, Ihsan özyürek, Cenk Altı, Celil Bozkurt, Guven Atbakan, Yang Wen-li, emin gezer, Sifsty, özdemir bayraktaroğlu, Okyman, Arif Akar, Melike Ceren İnan, Gamze, Eren Şener, Evrim Ağacı, Sezer, Can Sürer, Sakine Atila Karaca, fatih karagülle, Cem Ünalan, aerkan, Cem Mergenci, Sertaç Tuncel




60 SANİYEDE BİLİM TURU (7 -14 Ocak)
Jan 14 2019 1 mins  
https://www.youtube.com/watch?v=SeVze2wXgaA Haberler: ABD’li araştırmacılar otizmli insanlardan alınan sinir hücrelerinin normal insanlara göre daha fazla büyüdüğü ve bağlantı oluşturduğunu keşfettiler. Otizmin sebebinin erken beyin gelişiminde anormal gelişme gösteren bu hücreler olduğu sanılıyor. Kaynak: https://www.sciencenews.org/article/nerve-cells-people-autism-grow-unusually-big-and-fast?tgt=nr 17 Haziran’da meydana gelen 200 milyon ışık yılı uzaklıktaki aşırı parlak patlamadan elde edilen X ışınları ve radyo dalgaları analiz edildi. Verileri birleştiren araştırmacılar, bir yıldızın karadelik ya da nötron yıldızı oluşturmak üzere çöktüğü anı net olarak keşfetmiş olabileceklerini duyurdular. Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/01/190110184740.htm İtalyan mühendisler deniz suyundan içme suyu elde etmede kullanılabilecek ucuz bir cihaz icat ettiler. Güneş enerjisiyle çalışan cihaz, güneş alan metrekare başına günde 20 litre içme suyu üretiyor. Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/01/190107131242.htm Newcastle Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada 927 aile ağacı incelenerek çocuğun erkek mi yoksa kız mı olacağının, büyük ölçüde babanın erkek ve kız kardeş sayısıyla ön görülebileceği ortaya kondu. Henüz keşfedilmeyen bir genin, spermlerdeki X ve Y sıklığını kontrol ettiği düşünülüyor. Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2008/12/081211121835.htm ------------------------------------- Seslendirenler: Saynur Birsu Dönen , Doğukan Güzelşen Müzik: Zamanusta, "Kararlı Denge" _________________________________________________________________ Bu yayınımızı Ocak ayı ücretli abonelerimiz sayesinde gerçekleştirdik. Ücretli abonemiz olarak bize destek vermek için sayfamızı ziyaret edebilirsiniz: https://www.patreon.com/acikbilim Teşekkürler (Patreonda kayıtlı isimler kullanılmıştır): Deniz Kozluklu, Sule Civi, Kaya Gökçe Dinçyürek, Okan Ulas Gezeroglu, Evren Akal, İpek Doğramacı, Yeşim Atalı, Tunç Kuyucu, Mehmet Soylu, Ediz Kırman, Zeynep Kiziltan, Koray Al, Ozgur Bozat, Zeynep Karartı, Tevfik Uyar, Çağrı Yalgın, Gursel Mutlu, Melis Aritman Alp, Cengiz Gokdeniz, Ozgur AGCAKAYA, Evren Aslankaraoğlu, Utku Sakallıoğlu, Arman Sernaz, Berkan Alper Kaya, Cem Karaoguz, Ihsan özyürek, Cenk Altı, Celil Bozkurt, Guven Atbakan, Yang Wen-li, emin gezer, Sifsty, özdemir bayraktaroğlu, Okyman, Arif Akar, Melike Ceren İnan, Gamze, Eren Şener, Evrim Ağacı, Sezer, Can Sürer, Sakine Atila Karaca, fatih karagülle, Cem Ünalan, aerkan, Cem Mergenci, Sertaç Tuncel


3 DAKİKADA 2018!
Jan 04 2019 2 mins  
Haberler: Bu yayınımızda sizlerle 2018’in en önemli 10 bilim olayını paylaşıyoruz. Genetiği değiştirilmiş ilk bebekler Çin’de, Kasım ayında dünyaya geldi! İkiz kız bebeklere babanın taşıdığı HIV virüsünün geçmemesi için CRISPR yöntemiyle müdahale eden doktor Jiankui, çalışmasını yayımlamadı. Bebek sahibi olan çift ise basına demeç vermeyi reddetti. Kaynak: https://www.sciencenews.org/article/gene-edited-babies-top-science-stories-2018-yir Temmuz ayında yakın komşumuz Mars’ta 20 kilometre ene sahip bir yeraltı gölü keşfedildi. Güney Kutbundaki bir buzun 1.5 km altında yer alan göl, kızıl gezegenin kalıcı su kaynaklarına sahip olduğunun önemli bir kanıtı. Bu da bir zamanlar Mars’ta yaşam filizlenmiş olabileceği yönündeki beklentileri güçlendiriyor. Kaynak: https://www.sciencenews.org/article/mars-water-ice-lake-top-science-stories-2018-yir İki hemcinsin çiftleşmesiyle üreyen ilk fareler Ekim ayında Çin’de dünyaya geldi. Gen değiştirme ve kök hücre teknolojisi kullanılarak uygulanan yöntem büyük ölçüde başarılı sonuç verdi. İki dişiden dünyaya gelen bebekler oldukça sağlıklıyken, iki erkekten üreyen 12 fareden sadece 2’si hayatta kalabildi. Kaynak: https://www.nationalgeographic.com/science/2018/10/news-gene-editing-crispr-mice-stem-cells/ Hayvanlar aleminin en eski üyesi Eylül Ayında Avustralyalı bilim insanlarınca keşfedildi. 1947 yılında bulunan ve bugüne dek tanımlanamayan fosildeki yağ moleküllerini inceleyen araştırmacılar, canlının tam 558 milyon yıl önce yaşadığını keşfettiler. Keşif “paleontolojinin kutsal kasesi” olarak adlandırıldı. Kaynak: https://edition.cnn.com/2018/09/21/health/oldest-known-animal-fossil-intl/index.html En eski insan çizimi Güney Afrika’da bulundu. 73.000 yıllık çizim, Homo sapienslerin 70 bin yıl önce de tıpkı bizler gibi davrandığı yönündeki hipotez için önemli bir destek teşkil etti. Çizimin yaşı, Avrupa ve Endonezya’daki 40.000 yıllık mağara resimlerinden çok çok daha fazla. Kaynak: https://www.sciencenews.org/article/south-african-cave-stone-may-bear-worlds-oldest-drawing Temmuz ayında astronomlar evrendeki bilinen en parlak cismi keşfettiler. 13 milyar ışık yılı uzaklıktaki kuasar, evren bugünkü yaşının henüz %7’sindeyken ortaya çıkmış. Aslında aynı araştırmacılar 2017 sonunda evren henüz %5 yaşındayken oluşmuş bir kuasar daha bulmuşlardı ancak bu yeni keşif parlaklık bakımından eskisinin çok ötesinde. Keşfedilen kuasarın 1 milyar güneş kütlesine sahip olduğu düşünülüyor. Kaynak: https://www.sciencealert.com/brightest-quasar-early-universe-13-billion-light-years-pso-j352-4034-15-3373-p352-15 Nisan ayında Antarktika’daki Neumayer 3. istasyonunda görev yapan Alman araştırmacılar, toprak, gün ışığı ve böcek ilacının olmadığı bir sera sisteminde sebze hasadı yapmayı başardılar. Hava sıcaklığının -20 derece olduğu ortamda yetişen 3 kilo marul, 18 salatalık ve 70 turp, gelecekteki uzay görevlerinde kullanılabilecek yöntemlerin ilk meyvesi oldular. Kaynak: https://apnews.com/bb14d1bf3a6143118ba9910b11adb5d8 Başlıca körlük sebeplerinden biri olan yaşa bağlı makula dejenerasyonuna çare bulundu. İngiltere’de gerçekleştirilen deneysel çalışmada, kök hücre terapisi uygulanan tamamen görme kaybına uğramış iki hasta tekrar sağlığına kavuşturuldu. Tedavinin 5 yıl içinde erişilebilir olması bekleniyor. Kaynak: https://www.theguardian.com/society/2018/mar/19/doctors-hope-for-blindness-cure-after-restoring-patients-sight Orak hücreli akdeniz anemisinden sorumlu genin orijini keşfedildi. Her yıl 300 bin çocuğun sahip olarak doğduğu genin, 7300 yıl ve 250 nesil önce Yeşil Sahra’da meydana gelen bir mutasyonun...

BİLİMFİLİ PODCAST #11: %10 Efsanesi. Gerçekte Beynimizin Ne Kadarını Kullanıyoruz?
Jan 04 2019 51 mins  
Beyni anlama yolunda büyük adımlar atmış olsak da hâlâ çözülemeyen büyük sırlar var. Az bilginin tehlikeli olabileceği söylenir; beyinle ilgili efsanelerin artmasına sebep olan da bu galeyan ve bilgisizlik ortamıdır. Beyin efsaneleri ifadesiyle, beyin ve beyinle ilgili, bazılarının gerçekliği toplumun geniş kesimleri tarafından sorgulanmadan kabul edilerek gündelik konuşmalara yerleşmiş hikâyelerden ve yanlış kanılardan söz ediyoruz. Etrafta çok sayıda yanlış kavram uçuşurken gerçek nörobilimi beyin mitolojisinden ya da bir bilim blog yazarının dediği gibi nöro-abartılar, nöro-anlamsızlıklar, nöro-palavra ya da nöro-saçmalık olarak bilinen nöro-zırvalardan ayırt etmek gittikçe zorlaşıyor. Nöro-liderlikten tutun da, nöro-kuantuma kadar aklınıza gelebilecek her faaliyetin önüne “nöro” önekini getirerek beyin bilimi modasını sermayeye dönüştürmeye çalışanlar, kişisel gelişim propagandalarının kafa karıştırıcı bir karışımını yayıyor. * Gelecek nesilleri eğiten insanlar bile beyin efsaneleriyle ayartılabiliyorsa, toplumun nöro-palavrayla gerçek nörobilim arasındaki farkı anlaması için daha fazla uğraşmamız gerekecek. Bazı efsanelerin modası geçer ya da sadece popüler inanışın sınırlarında var olurlar. Ama bazıları da çarpıcı biçimde zombi benzeri kalıcılık gösterir, bilime rağmen yayılmaya devam eder. Bazı klasik efsanelerin dayanıklılığı ise baştan çıkarıcı cazibelerini de destekler, doğru olmuş olsalar harika olabilecek olguları göklere çıkarırlar. Bir düşünsenize; beyninizin %10’unu kullanıyorsunuz ve geride keşfedilmeyi bekleyen %90’lık bir alan var. Yüzde 10’unu kullandığınız beyninizle yapabildikleriniz bunlarken, tamamını kullandığınızda neler yapamazsınız ki? Duvarların ardını görmek, insanların düşüncelerini okuyabilmek, zihninizle nesneleri hareket ettirmek, vb. aklınıza gelebilecek daha bir sürü psişik yetenek… Oldukça cezbedici geliyor değil mi? Beyninizin tamamını kullanmayı vaat eden çok pahalı eğitimler, seminerler, çok satan kitaplar, kişisel gelişim zırvaları… Hepsinin hedefindeki; beyniniz değil, cüzdanınızdır. Bu yayınımızda beynimizin %10’unu kullandığımızı ileri süren popüler ve yaygın efsaneyi ele aldık. Efsanenin geçmişi, ortaya çıkışı ve hakikat üzerine konuştuk. Keyifli dinlemeler...










60 SANİYEDE BİLİM TURU (3 -9 Aralık)
Dec 10 2018 1 mins  
Haberler: Görünüşe göre hâlâ ders almıyoruz ve 2018 yılı gezegenimiz için kötü geçti. Raporlar, fosil yakıtlara bağlı karbondioksit emisyonunun 2018 yılında %2,7 arttığını ortaya koydu. https://www.sciencenews.org/article/global-carbon-dioxide-emissions-will-hit-record-high-2018?tgt=nr Rahim organının bebek gelişimi dışında bir de hafızayla ilişkili olduğu anlaşıldı. Endokrinoloji dergisinde yayımlanan araştırma, rahimleri çıkarılan farelerin hafıza problemleri yaşadığını ortaya koyuyor. https://www.sciencenews.org/article/uterus-may-play-role-memory Sıtmayı önleyen ilaçta sona yaklaşılmış olabilir. Sıtma semptomlarını engellemek yerine parazit yerleşimini engelleyen kimyasal, paraziti ömür çevriminin erken döneminde hedefleyerek sorunu kökünden çözmeyi amaçlıyor. https://www.sciencedaily.com/releases/2018/12/181206141227.htm “Cihaz ısınması” problem olmaktan çıkabilir. Purdue üniversitesinden araştırmacılar yüksek sıcaklıklarda kayıpsız elektrik iletimini mümkün kulan bir organik plastik keşfettiler. https://www.sciencedaily.com/releases/2018/12/181206141212.htm Bir domuz kalbi nakledilen babun 6 ay yaşayarak rekor kırdı. Naklediden domuz kalbine genetik olarak müdahale edilmiş ve yeni bir nakil prosedürü uygulanmıştı. Önceki rekor 57 gündü. https://www.sciencenews.org/article/baboons-survive-6-months-after-getting-pig-heart-transplant Seslendirenler: Kübra Karacan, Doğukan Güzelşen Müzik: Zamanusta, "Kararlı Denge" https://www.youtube.com/watch?v=62G73wzFKRU&feature=youtu.be





60 SANİYEDE BİLİM TURU (26 Kasım-2 Aralık)
Dec 03 2018 1 mins  
Haberler: Fotosentezde rol alan D1 ve D2 proteinleri üzerinde çalışan araştırmacılara göre fotosentez 3.5 milyar yıl önce başladı. Yani oksijen daha önce düşünülenden 1 milyar yıl önce sahneye çıkmış. Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2018/11/181127131552.htm Danimarkalı araştırmacılar dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu riskini artıran geni buldular. Genetik faktörlerin %75 risk yarattığı bozukluk için önemli bir bulgu. Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2018/11/181128115024.htm Farelerin hipokampüsündeki konum hücrelerine bakılarak nereye gidebileceği önceden tespit edilebildi. Konum hücrelerinin keşfi 2014’te araştırmacılarına Nobel Tıp Ödülü kazandırmıştı.Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2018/11/181128114932.htm Bugüne kadar bilinenlerden çok farklı bir şekilde gelişen süpernova patlaması gözlendi. Hawai Üniversiteli araştırmacılara göre süpernova fenomeni düşündüğümüzden daha gizemli olabilir. Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2018/11/181130090154.htm Beyin uyarımıyla depresyon tedavisinde yeni bir keşif gerçekleşti. Yeni yayımlanan araştırmaya göre lateral orbitofrontal korteksin elektrikle uyarımı, depresyon hastalarında iyileşme sağlıyor.Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2018/11/181129142417.htm Seslendirenler: Kübra Karacan, Doğukan Güzelşen Müzik: Zamanusta, "Kararlı Denge" http://www.acikbilim.com https://youtu.be/rp3_5ScN5ws




































STORYTEL #5 – ASTROLOJİNİN BİLİMLE İMTİHANI/ Yıldızlar Size Ne Söylemiyor? (SESLENDİREN: TEVFİK UYAR)
Jul 24 2018 1 mins  
Astrolojinin Bilimle İmtihanı/ Yıldızlar Size Ne Söylemiyor? , Yazar: Tevfik Uyar, Seslendiren: Tevfik Uyar İstediğin zaman, istediğin yerde, istediğin kadar oku. Sesli kitapların şimdi telefonunda! Storytel aboneleri Türkçe sesli kitapların yanı sıra yaklaşık 15.000 İngilizce sesli kitabı ve 8.000 İngilizce e-kitabı istediği zaman, istediği kadar, istediği yerde, hiçbir sınır olmadan okuyor. Storytel şimdi web sitesinden aboneliğe özel ayda sadece 24,99 TL. Hem de ilk 14 gün ücretsiz! Hiç okumadığın gibi oku! Uygulamayı İndir Astroloji neden ve nasıl ortaya çıktı? Astroloji neden "sahtebilim"dir? Astroloji neden bu denli "tuttu"? Tevfik Uyar bu üç soru ve yanıtları çerçevesinde, gerçeğe tutkuyla bağlı olanlara seslenerek, yıldızların bize neleri söyleyemeyeceğini ortaya koyuyor. Astrolojinin Bilimle İmtihanı, sahte inanışlar ve merak duygumuzun oburca sömürülmesine karşı bir "yalansavarlık" çalışması. Bir yanda işkembe-i kübrada imal edilmiş sözde bilgiler ve kehanetler var, diğer yanda bilimin ve mantığın söyledikleri… Uyar, "Mars ve Venüs'u?n etkisiyle şu sıralar her zamankinden daha duygusal olabilir, ailevi konularda bir takım çözümsüzlüklerle karşı karşıya gelebilirsiniz" falcılığının anatomisini çıkarıyor, sonra da otopsisini yapıyor. İlk gazete astroloğunun şaşırtıcı öyküsünden finansal yatırımlar ile isimlerimizdeki harflerin ilişkisine kadar, çağlar öncesi ile gelecek arasında gezinen, son derece keyifle okunan, uyarıcı bir kitap. Astrolojinin Bilimle İmtihanı'nı yazarın sesinden dinleyebilirsiniz.




STORYTEL #4 – USTALIK GEREKTİREN KAFAYA TAKMAMA SANATI (SESLENDİREN: İBRAHİM SELİM)
Jul 17 2018 1 mins  
Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı , Yazar: Mark Manson, Seslendiren: İbrahim Selim İstediğin zaman, istediğin yerde, istediğin kadar oku. Sesli kitapların şimdi telefonunda! Storytel aboneleri Türkçe sesli kitapların yanı sıra yaklaşık 15.000 İngilizce sesli kitabı ve 8.000 İngilizce e-kitabı istediği zaman, istediği kadar, istediği yerde, hiçbir sınır olmadan okuyor. Storytel şimdi web sitesinden aboneliğe özel ayda sadece 24,99 TL. Hem de ilk 14 gün ücretsiz! Hiç okumadığın gibi oku! Uygulamayı İndir “Büyük Güç Büyük Sorumluluklar Getirir.” Doğru. Ama bu sözün daha iyi bir akış açısı var, ve gerçekten derin bir bakış açısı. Tek yapmanız gereken sözlerin yerini değiştirmek: “Büyük sorumluluklar büyük güç getirir.” “Her şeyi iyi tarafından görmek” gibi bir şey iyi gibi görünse de, gerçek şu ki hayat bazen berbattır ve yapabileceğiniz en sağlıklı şey de bunu kabul etmektir. Negatif duyguları inkâr etmek daha derin ve daha uzun ömürlü negatif duygulara ve duygusal bozukluğa neden olur. Sürekli pozitif olmak hayatın sorunları için geçerli bir çözüm değil, bir inkâr biçimidir. Doğru değerleri seçerseniz, bu sorunlar size zindelik, kuvvet ve şevk verir. Dedemin zamanına dönersek, kendini çok kötü hissettiğinde şöyle düşünürdü, “Bugün berbat bir günümdeyim. Ama n’apalım hayat böyle, ben samanları havalandırmaya devam etmeliyim.” Ama ya şimdi? Şimdi beş dakikalığına bile kendinizi çok kötü hissetseniz son derece mutlu ve harika hayatları varmış gibi sunan insanların 350 fotoğrafıyla bombardıman ediliyorsunuz, bu durumda hatanın sizde olduğunu hissetmemeniz imkânsız kuşkusuz. Değmeyecek şeyleri kafaya takmamak çok önemlidir. Dünyayı kurtaracak olan şey budur. Dünyanın bazen berbat olduğunu ama bunun da doğal olduğunu kabul ederek yaşamak gerek. Çünkü her zaman böyleydi ve her zaman da böyle olacak. Sosyal medyada her gün milyonlarca kere paylaşılan “Nasıl Mutlu Olunur” tarzı saçmalıklarda yanlış olan ve kimsenin fark etmediği şey şudur: Daha pozitif bir deneyimi arzu etmenin kendisi negatif bir deneyimdir. Ve de tam tersine, insanın negatif deneyimini kabul etmesinin kendisi pozitif bir deneyimdir. Pokerde elinde korkunç kağıtlar olan biri çok güzel eli olan birini yenebilir. Elbette eli güzel olanın kazanma ihtimali daha büyüktür, ama sonunda kazanan her oyuncunun oyun süresinde yaptığı seçimlerle belirlenir. Hayatı da aynı şekilde görüyorum. Hepimize dağıtılmış bir el var. Bazılarının eli daha iyi. Sadece kağıtlara bakarak berbat durumda olduğumuzu söylemek kolaysa da, gerçek oyun o kağıtlarla yapacağımız seçimlere, almaya karar verdiğimiz risklere ve birlikte yaşamayı seçtiğimiz sonuçlara bağlıdır. İçinde bulundukları duruma göre sürekli en iyi seçimleri yapanlar tıpkı pokerde olduğu gibi hayatta da öne çıkarlar ve illa da eline en iyi kağıtlar gelmiş olmaları gerekmez.





STORYTEL #3 – HOMO DEUS/ Yarının Kısa Bir Tarihi (SESLENDİREN: TOLGA KORKUT)
Jul 10 2018 1 mins  
Homo Deus Yarının Kısa Bir Tarihi, Yazar: Yuval Noah Harari, Çeviren: Poyzan Nur Taneli, Seslendiren: Tolga Korkut İstediğin zaman, istediğin yerde, istediğin kadar oku. Sesli kitapların şimdi telefonunda! Storytel aboneleri Türkçe sesli kitapların yanı sıra yaklaşık 15.000 İngilizce sesli kitabı ve 8.000 İngilizce e-kitabı istediği zaman, istediği kadar, istediği yerde, hiçbir sınır olmadan okuyor. Storytel şimdi web sitesinden aboneliğe özel ayda sadece 24,99 TL. Hem de ilk 14 gün ücretsiz! Hiç okumadığın gibi oku! Uygulamayı İndir Hayvanlardan Tanrılara Sapiens kitabıyla insan türünün dünyaya nasıl egemen olduğunu anlatan Harari, Homo Deus'ta çarpıcı öngörüleriyle yarınımızı ele alıyor. İnsanlığın ölümsüzlük, mutluluk ve tanrısallık peşindeki yolculuğunu bilim, tarih ve felsefe ışığında incelediği bu çalışmasında, insanın bambaşka bir türe, Homo deus'a evrildiği bir gelecek kurguluyor. Yola "önemsiz bir hayvan" olarak çıkan Homo sapiens, tanrılar katına ulaşmak uğruna kendi sonunu mu hazırlıyor? Homo sapiens nasıl oldu da evrenin insan türünün etrafında döndüğünü iddia eden hümanist öğretiye inandı? Bu öğreti gündelik yaşantımızı, sanatımızı ve en gizli tutkularımızı nasıl şekillendiriyor? İnsanı inekler, tavuklar, şempanzeler ve bilgisayar programlarının tümünden ayıran yüksek zekası ve kudreti dışında herhangi bir alametifarikası var mı? Tarih boyunca benzeri görülmemiş kazanımlar elde etmemize rağmen mutluluk seviyemizde neden kayda değer bir artış olmadı? "Tüm bunları anlamak için tek yapmamız gereken geriye dönüp bakmak ve Homo sapiens'in aslında ne olduğunu, hümanizmin nasıl dünyaya hakim bir din hâline geldiğini ve hümanizm rüyasını gerçekleştirmeye çalışmanın aslında neden insanlığın kendi sonunu getireceğini incelemektir. İşte bu kitabın temel meselesi budur." Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi'ni Tolga Korkut seslendirdi.




STORYTEL #2 – INCOGNITO BEYNİN GİZLİ HAYATI (SESLENDİREN: SERHAT YİĞİT)
Jul 03 2018 1 mins  
Incognito Beynin Gizli Hayatı, Yazar: David Eagleman, Çeviren: Zeynep Arık Tozar, Seslendiren: Serhat Yiğit İstediğin zaman, istediğin yerde, istediğin kadar oku. Sesli kitapların şimdi telefonunda! Storytel aboneleri Türkçe sesli kitapların yanı sıra yaklaşık 15.000 İngilizce sesli kitabı ve 8.000 İngilizce e-kitabı istediği zaman, istediği kadar, istediği yerde, hiçbir sınır olmadan okuyor. Storytel şimdi web sitesinden aboneliğe özel ayda sadece 24,99 TL. Hem de ilk 14 gün ücretsiz! Hiç okumadığın gibi oku! Uygulamayı İndir Siz daha tehlikeyi algılamadan, ayağınızı fren pedalının üstüne götüren kim? Neden sır saklamakta böylesine başarısız, nedenini bilmeden birini çekici bulmakta bu kadar başarılıyız? Eğer bilinçli zihin, yani sabah uyandığınızda sizinle birlikte uyanan ben, buzdağının yalnızca görünen kısmıysa, zihninizin geri kalanı tüm bir ömür neyle iştigal etmekte? Ünlü nörobilimci David Eagleman, 20 dilde yayımlanan -ve neredeyse şimdiden klasikleşen- kitabı Incognito ile beynimizin derinlerine dalarak, yaptığımız, düşündüğümüz ya da hissettiklerimizin çok büyük bir kısmının bizden başka bir biz tarafından yönetildiğini ürkütücü bir berraklıkla ortaya koyuyor. Sadakat geninden sizi olmadığınız birine dönüştüren beyin zedelenmelerine; optik yanılsamalardan striptizcilerin neden ayın belirli zamanlarında daha çok para kazandığına; Truva fatihi Odysseus'tan renkleri işitip biçimleri tadabilen sinestezik insanlara kadar geniş bir yelpazeden vakaları ve araştırmaları bir araya getiren Incognito, beynimizin işleyişi ve çelişkileri hakkında olağanüstü bir keşif yolculuğu sunuyor. "Kendimizle aramızdaki fark, bir başkasıyla aramızdaki fark kadar büyüktür." Montaigne "Zihniniz bu kitap için size teşekkür edecek." Wired





STORYTEL #1 – HAYVANLARDAN TANRILARA SAPIENS (SESLENDİREN: TİLBE SARAN)
Jun 26 2018 1 mins  
Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yazar: Yuval Noah Harari, Çeviren: Ertuğrul Genç, Seslendiren: Tilbe Saran İstediğin zaman, istediğin yerde, istediğin kadar oku. Sesli kitapların şimdi telefonunda! Storytel aboneleri Türkçe sesli kitapların yanı sıra yaklaşık 15.000 İngilizce sesli kitabı ve 8.000 İngilizce e-kitabı istediği zaman, istediği kadar, istediği yerde, hiçbir sınır olmadan okuyor. Storytel şimdi web sitesinden aboneliğe özel ayda sadece 24,99 TL. Hem de ilk 14 gün ücretsiz! Hiç okumadığın gibi oku! Uygulamayı İndir - Homo sapiens neden ekolojik bir seri katile dönüştü? - Para neden herkesin güvendiği tek şey? - Kadınlar üstün sosyal becerilere sahipken, neden çoğu toplum erkek egemen? - Güç elde etmekte böylesine yetenekli olan insanlar neden bu gücü mutluluğa dönüştürmekte başarısızlar? - Geleceğin dini bilim mi? - İnsanların miadı çoktan doldu mu? 100 bin yıl önce Yeryüzü'nde en az altı farklı insan türü vardı. Günümüzdeyse sadece Homo Sapiens var. Diğerlerinin başına ne geldi ve bize ne olacak? Çoğu çalışma insanlığın serüvenini ya tarihi ya da biyolojik bir yaklaşımla ele alır, ancak Harari 70 bin yıl önce gerçekleşen Bilişsel Devrim'le başlattığı bu kitabında gelenekleri yerle bir ediyor. İnsanların küresel ekosistemde oynadıkları rolden imparatorlukların yükselişine ve modern dünyaya kadar pek çok konuyu irdeleyen Sapiens, tarihle bilimi bir araya getirerek kabul görmüş anlatıları yeniden ele alıyor. Harari ayrıca geleceğe bakmaya da zorluyor okuru. Yakın zamanda insanlar, dört milyar yıldır yaşama hükmeden doğal seçilim yasalarını esnetmeye başladılar. Artık sadece dünyayı değil, kendimizi ve diğer canlıları tasarlama becerisi de kazandık. Peki bu bizi nereye götürüyor, bizi neye dönüştürebilir? 30'dan fazla dile çevrilmiş bu kışkırtıcı çalışma özellikle Jared Diamond, James Gleick, Matt Ridley ve Robert Wright'ın eserlerine aşina okurlar için muhteşem bir kaynak. Hayvanlardan Tanrılara - Sapiens'i Tilbe Saran'ın seslendirmesiyle dinleyebilirsiniz.











BİLİMFİLİ PODCAST #7: EVRİMSEL MEKANİZMALAR
May 26 2018 36 mins  
Evrimsel Mekanizmalar: Doğal Seçilim, Yapay Seçilim ve Eşeysel Seçilim nedir, nasıl işler? Varyasyon ve yapay seçilimin hünerli ellerinin ne kadar olağanüstü sonuçlar doğurabildiğini Darwin iyi biliyordu. Bu sayede horoza veya tavuskuşuna benzeyen güvercin türleri yaratılabiliyordu. Köpekler kısa veya uzun tüylü, benekli, alacalı, çarpık bacaklı veya savaşçı yapılabiliyordu. Fakat sonuçta köpekleri ve güvercinleri seçip şekillendiren güç, insan eliydi. Peki hangi el, o volkanik adalardaki ispinoz türlerinin birbirinden bu kadar farklı olmasına rehberlik etmişti? Hangi el, Güney Amerika düzlüklerindeki dev armadillolardan bugünkü küçük armadilloları ortaya çıkarmıştı? Darwin, doğada türleri ortaya çıkaran bu eli Tanrı’nın görünmez eline atfedip işin içinden çıkabilirdi.* Fakat 1838 Ekim’inde, nüfusların değişimlerini inceleyen Thomas Malthus’un “Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme” başlıklı çalışmasını okuyunca kuramının omurgasını oturtmuştu. En iyi uyum sağlamış olan varyant “doğa tarafından seçiliyordu”. Bu, doğal seçilimdi. Doğal seçilim, gerçekten devrim niteliğinde bir kavramdı. Bu yayınımızda evrimsel değişimleri ve adaptasyonu açıklayan seçilim tiplerinden; Doğal Seçilim, Yapay Seçilim, Eşeysel Seçilim ve diğer seçilim tiplerinin neler olduğu ve nasıl işlediği üzerine konuştuk. * Gen-Siddhartha Mukherjee (Domingo Yayınevi)




BİLİM ARASI #15: GEÇMİŞİMİZİN KAYBOLMAMIŞ İZLERİ
May 21 2018 3 mins  
Bugünkü Feneryolu tren istasyonunun hemen güneyinde yay şeklinde garip bir sokak vardır. Adı, Feneryolu Hatboyu Sokağı’dır. Bu sokağın hemen sonunda Feneryolu Sabit Pazarı başlar. taze sebzelere meyvelere aldırış etmeden ilerlerseniz sizi Bağdat caddesi karşılar ve hemen sonra da Dr Faruk Ayanoğlu Caddesi. Nihayet bu cadde de bir yay çizer ve Fenerbahçeye varır. Bu yay şeklindeki garip sokaklar aslında eski bir tren güzergâhıdır. Feneryolu istasyonundan hemen önce ayrılan raylar, bu yolu izleyerek o zaman bir sayfiye olan Fener Bahçesi’ne gidermiş. Rayların yerinde bugün yeller esiyor. Ama bugünkü sokaklar,caddeler o güzergahtan kalmış yadigâr, tabii bir de Feneryolu semtinin adı. Benzeri bir değişim, hayatımızın ilk günlerinde de gözlenir. Ana karnında henüz nefes almadığımız, akciğerlerimizin sıvıyla dolu olduğu günlerde, akciğer atardamarını aorta bağlayan küçük bir damarımız vardır. Ductus arteriosus adlı bu damar yüzünden bebeğin kanı henüz işlevsiz olan akciğerleri atlar. Normalde bebek doğar doğmaz, bu damar kan akımını tersine çevirir ve bu da bebeği nefessiz bırakabilir. Eğer tedavi edilmezse bu durum kalp yetmezliğine kadar ilerleyebilir. Ama telâşa mahal yok, zira bu damar hemen her zaman kapanır ve geriye yadigâr olarak Ligamentum arteriosus kalır, yani bir iplikcik... Bazen vücudumuzda daha eski değişimlerin de izlerini buluruz. Meselâ beynimizden kalbe uzanan “onuncu sinir”, nam-ı diğer vagus siniri: Bu sinirin dallarından biri, sanki bir tren yolcusuyken ineceği durağı kaçırmış gibi gerisin geriye, yani yukarıya, ses tellerine uzanır. Bizde yine iyi, zürafaların uzun boynu yüzünden bu sinirin uzunluğu dört buçuk metreyi geçer! Balıklarda ise böyle değildir, çünkü solungaçlar ve kalp birbirinze çok yakındır ve boyunları da yoktur. Belli ki balıklarla ortak atamızda da durum böyleydi, ama kalp evrim süresince aşağılara indikçe bu sinir de kalbin etrafından dolanmakta ısrar ederek uzadıkça uzamıştır Bazı akciğer kanseri hastalarının sesinin kısılması, bunun sonucudur. Sinir akciğer civarından geçerken, akciğerdeki ur ona baskı yapınca ses tellerinin işleyişi etkilenir. .Çünkü Sinir lüzumsuz yere uzarken baskı ve travmalara daha açık hale gelmiştir. Evrimin izleri yalnızca somut yapılarda görülmez, davranışlarımıza da yansır. Örneğin yeni doğan bebeklerin ayak tabanlarına bastırırsanız, ayak parmakları sanki bir şeyi kavramak istercesine 15-30 saniyeliğine kapanır. Aynı refleks ağaç dallarına tutunarak yaşayan maymun yavrularında da mevcuttur. Hem insanda hem maymunda bu refleks zamanla kaybolur. Büyüyen maymun ağaçlarda gezinmeyi alışkanlık haline getirirken insan başka yollara döner. Ama görünen o ki ağaçlarda gezinen atalarımızın refleksi bize de maymuna da yadigâr kalmıştır. Yani nasıl ki eski Fenerbahçe trengüzergâhında bugün yürüyor ve araba sürüyorsak, geçmişimizde açılan biyolojik yolaklarda da öyle gezinip duruyoruz. Geçmişten kaçmak zor. Kaynaklar Fenerbahçe Vapurundan Sonra Fenerbahçe Kampı. Kent ve Demiryolu Richard Dawkins demonstrates laryngeal nerve of the giraffe. YouTube Futagi, Y. Toribe ve Y. Suzuki: The Grasp Reflex and Moro Reflex in Infants: Hierarchy of Primitive Reflex Responses. Int J Pediatr. 2012; 2012: 191562. Yazan: Çağrı Yalgın Seslendiren ve Düzenleyen: Kübra Karacan Müzik: http://www.bensound.com (CC)





















BİLİMFİLİ PODCAST #4: BİLİM İNKARCILIĞI
Mar 20 2018 39 mins  
Bilimsel gerçekleri reddetmenin, gerçek toplumsal sonuçları vardır. Örneğin; aşı karşıtlığı nedeniyle, önceden önlenebilir hastalıklar eski gücüne kavuşmaya başladı. Halk sağlığını ciddi derecede tehlikeye sokabilecek öneriler, kolaylıkla bir televizyon ekranında yayınlanabiliyor; bilimsel araştırmalara karşı güvensizliği salık veren komplo yumağına çevrilmiş kitaplar raflardaki yerini alıyor. Aydınlanma karşıtı hareket olarak nitelendirebileceğimiz bu “trend”e dair kimin veya neyin suçlanması gerektiği konusunda ise fazlasıya belirsizlik söz konusu. Bilimi reddetme yaklaşımı, beş özel ve birçok karakteristik unsurun uyumlu bir şekilde kullanıldığı bir süreçtir. İnkarcıların safsataları, bilimsel bilgiye dair toplumsal düzeyde bir manipülasyonu tetikliyor. Her ne kadar iyi bir bilimsel kavrayış sahibi olsanız da; bilimi tahrif eden bir mitle karşılaşırsanız, bilim ve bu mit arasındaki bir çatışmayla yüz yüze kalırsınız. Ve eğer ki, bilimi tahrif eden bu tekniğin nasıl kullanıldığını anlamazsanız, bu çatışmayı ortadan kaldıracak çözümü bulmakta güçlük yaşarsınız. BilimFili podcastin bu yayınında; bilim inkârcılığının sıklıkla başvurduğu yöntemleri, aşı karşıtlığı üzerinden insanların bilimsel araştırmalara yönelik güveninin sarsılmasına neden olan komploları ve bilimsel düşünmenin insanlara neden zor geldiğini konuştuk.















BİLİM ARASI #14: “ALO” VE GRAHAM BELL’İN OLMAYAN SEVGİLİSİ
Jan 13 2018 5 mins  
“ALO kelimesi nereden geliyor?” diye merak edip interneti araştıracak olursanız bazı Türkçe kaynaklarda, Alexander Graham Bell’in sevgilisi “Alessandra Lolita Oswaldo” adının baş harflerinden kaynaklandığı yönünde yanlış bir iddiaya rastlarsınız. Sunay Akın da dahil olmak üzere, bir takım yazarlar bu hikayeye itibar edip gerçekmiş gibi anlatınca, Alessandra Lolita Oswaldo isimli hayali kadın, sadece Türkçe konuşanların inançlarında yaşattığı bir tarihi kişilik haline geldi. Zaten bu ismi Google'da aratırsanız Türkçe sayfalar dışında bir yerde bulamazsınız. Esasında oldukça mutlu bir evliliğe sahip olan Bell ve eşi, uydurulan bu hikayeyi görse muhtemelen çok üzülürdü. Graham Bell’in gerçek aşk hayatı ise şöyle: 1876’da telefonun patentini aldığında bekârdı ve 1877 yılında Bell Telephone Company adlı şirketini kurar kurmaz yıllardır ilişkilerinin sürdüğü ancak Bell’in şirket için paraya ihtiyacı olması sebebiyle bir süredir evlenmeyi ertelediği Mabel Hubbard ile dünya evine girdi. Alexander’ın Mabel’e düğün hediyesi, çiçeği burnunda şirketinin 1497 hissesinden 1487’ydi ki bunun hisselerin %99’una tekabül ettiği düşünülürse kaba tabirle "şirketi hanımın üzerine yapmıştı". Avrupa’da bir yıl kadar süren bir balayı geçiren çiftin toplamda 4 çocuğu ve mutlu bir aile yaşamları oldu. Alessandra Lolita Oswaldo ise hiçbir zaman var olmadı. İşin kötüsü “ALO” efsanesinin yer aldığı mecralarda kullanılan fotoğraf Bell’in hayat arkadaşı Mabel’e aittir. Peki nereden geliyor bu ALO? Muhtemelen Fransızca’dan. Osmanlı Devleti’nde 1840’ta kurulan Posta Nezareti’nin telefonun da kullanıma girmesiyle Posta, Telgraf ve Telefon Nezareti’ne dönüştürüldüğü 1909 yılında, Osmanlı coğrafyasında elitler arasında Fransızca konuşmak pek popülerdi. Zira 19. Yüzyıldan itibaren Avrupalı simsarlar aracılığıyla Osmanlı Devleti’ne hem teknoloji, hem de kültür transferi başlamıştı. Fransızca, özellikle de imparatorluğun son yıllarında, siyasi anlamı da olan bir dil haline gelmişti. Batılılaşma yanlısı aydınlarla azınlıkların oluşturduğu basın bile kimi yayınlarında Fransızca dilini kullanmıştı. Bunun da etkisiyle o dönemde bu topraklara transfer olmuş teknolojilere dair pek çok kelime de Fransızca’dan geçmiştir. Nitekim bugün bu kelimeleri hâlâ Fransızca'da okunduğu şekliyle kullanıyoruz. Örneğin, Lokomotif (locomotive), şimendifer (chemin de fer), kondüktör (conducteur), ray (rail), anten (antenne), radyo (radio) gibi… Doğal olarak o dönemde ülkemizde kullanılmaya başlayan telefon sadece teknolojisiyle değil, kültürüyle beraber ithal edilmişti. Yani “Alo” kelimesi Türkçeye diğer terimler gibi Fransızca’dan geçmişti. Fransızlar resmi telefonlarda kibar bir selamlama ifadesi olarak “allo” kullanırlar. Fransızların telefonda “allo” kullanmasının muhtemel sebebi de, telefonun yaygınlaşmaya başladığı dönemde telefonun anavatanı olan ABD’de de telefon selamlama cümlesi olarak “Hello” kullanılmasıdır. 19. Yüzyıl başlarında diğer Avrupa dillerinden İngilizce’ye “Hullo” olarak geçen, gemicilere ait “bağırma, dikkat toplama” ifadesinin “Hello”ya dönüşmesinde Thomas Edison’un payı vardır. Halloo, hallo, halloa, halloo, hello, hillo, hilloa, holla, holler, hollo, holloa, hollow, hullo şeklinde çeşitlenen kelimenin kökleri 13. Yüzyıl Fransızcası’na kadar gider. İlk icat ettiği ses kayıt cihazına da test amacıyla “Halloo!” diye seslenen Thomas Edison, 1833’te ilk olarak Londra’da bir gazetede kullanılan “Hello”yu, Pittsburgh’taki telgraf müdürlüğüne telefonda kullanılması için önermişti (O sırada Bell’in önerisiyle telefonlar “Ahoy! Ahoy!” diye açılıyordu). Bu öneri hemen kabul edilmiş olsa gerek ki, yarım asır sonra 1889’a gelindiğinde telefon merkez santralinde her telefon "hello" diye açılır, çalışan telesekreter kızlarsa “Hello kızları” (hello-girls) olarak anılır olmuştu. Şu an bu podcast'i dinlediğiniz teknoloji zincirindeki en önemli adımlardan biri...




BİLİM ARASI #13: “KÖTÜ ENERJİ(!)” YAYMAK
Dec 31 2017 4 mins  
Her geçen gün yeni bir sözdebilimin ortaya çıktığı, şarlatanların kanal kanal gezdiği, ne idüğü belirsiz iddiaların popülerlik kazandığı günlerden geçiyoruz. Bu eğilimin ardında belki de ülkemizdeki bir takım siyasi ve ekonomik belirsizliklerin etkisi vardır. Maalesef insanlar iyi şeyler duymaya ya da dertlerini "kısayoldan" halletmeye ihtiyaçları olduklarında, bu tür palavralara daha çok prim veriyorlar. Birileri her şeyi nefesle, titreşimlerle, ne idüğü belirsiz enerjilerle açıklayadursun; gelin biz bilim ne söylüyor ona bakalım. Mesela... Gerçekten de olumsuz duygular "evrene kötü enerji yaymamıza mı" neden oluyor? Elbette mesele "kötü enerji" değil. Ancak olumsuz duygular, beynimizin çalışma şeklini ve dolayısıyla da dünyayı algılama biçimimizi ciddi derecede değiştirir. Bu olumsuz duygulardan başlıcası strestir. Stres, herhangi bir tehdit varlığı altında tetiklenen bir dizi sinirsel yanıttır aslında. Kendinizi bir aslan saldırısı tehdidi altındaki bir ceylan olarak düşünün. Artık ne önünüzdeki otun, ne çiftleşmenin, ne vücudunuzdaki bakterilerden kurtulmanın bir değeri vardır. Önemli olan tek şey kaçmak ve hayatınızı kurtarmaktır. Bu nedenle sindiriminiz yavaşlar, üreme sistemi devreden çıkar, bağışıklık sistemi bile bir süre askıya alınır. Tüm kaynaklar artık dikkate ve harekete yöneltilecektir. Elinde bıçakla üzerimize gelen bir katil olduğunda da tıpkı ceylanın yaşadıklarını yaşarız. Ne var ki artık ormanda yaşamıyor olmamız ya da evimize sık sık katillerin uğramaması hiç strese girmediğimiz anlamına gelmiyor. Trafikte sıkışıp kalmak, bir projeyi gece yarısına yetiştirmeye çalışmak, çok kritik bir sınav arifesinde olmak... Bıçak tehdidi karşısındaki kadar olmasa da bunlar da stres yaratır. Ve bu stres çeşitli sistemlerimizin aksamasına neden olur. Bu nedenle kronik stres sindirim problemlerine, gebe kalma zorluklarına, sık hastalanmaya, adet düzensizliğine ya da iktidarsızlığa yol açabilir. Dahası da var... Pek çok araştırma olumsuz duygular içerisindeyken "negatif bilgiyi" "pozitif bilgiden" daha çok dikkate aldığımızı ortaya koyuyor. Hatta negatif bilginin olası etkilerini abarttığımızı. Örneğin bir deneyde, iki gruptan birisi özellikle strese sokulmuş (onlara deneyden sonra kalabalığın önünde bir sunum yapacakları söylenerek). Daha sonra bu gruplara kapkaça uğramak, merdivenden düşmek gibi gündelik hayatta karşılaşabilecekleri tehlikelerle ilgili bazı istatistikler vermişler. Stres altındakiler bu risklerin yüksekliğine hemen ikna olmuşlar. Stressiz olanlarsa pek kolay fikir değiştirmemişler. Bu mekanizmanın bize günümüzde zarar verse de evrim sürecimizde "hayatta kalmaya yarayan" bir işlev olarak geliştiğini vurgulamak gerek. Neticede çok tehlikeli bir ortamdaysanız, diyelim bu aslanlarla dolu bir Afrika ormanı olsun, çevredeki en ufak olumsuz sinyali ciddiye almak gerek! Çalılardan gelen bir sese "kedidir kedi" deyip geçmek, hayatımıza mâl olabilir. Ancak olumsuz duyguları ve bununla beraber değişen algımızı kontrol altına almayı başaramazsak, trafik sıkışıklığı bile "aslan tehdidiyle" aynı etkiyi yapabilir. Bu arada tersi de mümkün. Eğer olumlu duygular içerisindeysek, bu defa da pozitif bilgilere haddinden fazla değer veriyoruz. Bunun en gülünç örneklerinden birini New York City'de yapılan bir araştırma ortaya koydu. Araştırmanın sonuçlarına göre kış ortasında aniden güneş açarsa loto oynayanların sayısında kaydadeğer miktarda artış gerçekleşiyordu. Yani olumlu duygular içerisindeyseniz, loto kazanmak gibi çok düşük bir olasılığı, gerçekte olduğundan daha yüksek görebilirsiniz. Tüm bu süreçlerden büyük ölçüde amigdalamız sorumludur. Şarlatanların ne söylediklerini bir kenara bırakın: "Kötü enerji yaymak" ya da "evrene iyi enerji göndermek" diye bir şey yok. Amigdalayı ehlileştirmek ya da ehlileştirememek var. Yani kaygılarımızı bastırabilmek ya da kötü durumlar...







BİLİM ARASI #11: YA YALNIZSAK?
Dec 12 2017 5 mins  
İçimi kemiren, ciddi ciddi aklımı kurcalayan bir soru var. Tam olarak bana yaşattığı duyguyu şair Cemal Safi daha iyi ifade ediyor: "İçim ürperiyor... Ya evde yoksan?" Yokluğu beni böylesine korkutan, mutluluğumu varlığına bağladığım, umudumu yitirmekten endişe ettiğim şey dünya dışı yaşam. Yani hanımlar, beyler, bu yaşadığım şey bir "evrensel yalnızlık" korkusu! Tamam... Kainatta yüz milyarlarca galaksi ve bir de onların içinde milyarlarca ve milyarlarca yıldız var. Hatta bir de onların çevresinde milyarlarca ve ... ve milyarlarca gezegen... Ancak yine de, hâlâ ve hâlâ, ne kadar büyük bir kozmik tesadüfün ürünü olduğumuzu yeterince bilmiyoruz. Dünya tarihine bakarsak, daha Dünya'da koşullar elverişli hale gelir gelmez yaşam kendini göstermiş gibi görünüyor. Kâinatın yaşamla dolup taştığını düşünmemize neden olabilecek, muazzam bir olgu bu... Ancak burada bilim insanlarının kafasını karıştıran önemli bir soru var: Madem yaşam bu kadar kolay ortaya çıkmış (hani Dünya daha soğur soğumaz olmuş ya), o halde dünyanın farklı yerlerinde birden fazla yaşam formu ortaya çıkması gerekmez miydi? Belki çıkmıştır ve bizim ökaryot dedemiz hepsinden daha başarılı olduğu için onlara yaşam şansı tanımamıştır... O halde yine de, aradan geçen dört milyar yılda en azından bir tane daha başarılı bir form ortaya çıkmış olması gerekmez miydi? Ah... Kafamda deli sorular... Belki zaten aramızdadırlar. Biz dünyada (ve uzayda) sadece kendimize benzeyen bir canlılık aradığımız için gözden kaçırıyoruzdur. Ama bu sefer de "en azından metabolik faaliyetlerinin ürünlerini görmemiz gerekmez miydi?" diye soruyor insan. Hani bir yerlerde aşırı ummadığımız bir gazdan fazlaca üretiliyor olsa, bakınca bildiğimiz türden bir canlı bulamasak ve şüphelensek mesela... Ama böyle bir şeyle maalesef karşılaşmış değiliz. Az önce bol milyarlı cümleler telaffuz ettim. Buradaki "bol sıfır" ümidimizi besliyor. Öte yandan olasılık kesrinin paydasında da bol sıfır var gibi görünüyor. Bu bol sıfıra "büyük filtre" deniyor ama ne kadar "büyük" olduğu tam kestirilemiyor. Zira şu an elimizde yaşam barındıran tek gezegen olduğu için bu büyük filtrenin nerede olduğunu tam bilemiyoruz. Elimizde bir örnek daha yok ki! Bildiklerimizden yola çıkarsak, Güneş Sistemi'nde bakabildiğimiz her yer çorak görünüyor. Yani filtre "YERLERDE!". Eğer öyleyse evrende kesin olarak yalnızız demek. Demek ki kendini kopyalayabilen bir molekül, bir kılıfa girip de prokaryot olamıyor... Peki diğer olasılıklar neler? Belki filtre arkeler ve bakterilerin birleşerek birinin diğerinin mitokondrisi haline gelmesi ve "ökaryot" oluşturmasındadır. Dünya yaşamı için bir devrimdi bu. Bu sayede hücreler tabir-i caizse "kendi elektriğini" üretmeye başladı; ki daha fazla metabolik faaliyeti de ancak böyle destekleyebildi... Eğer filtre buradaysa, evrene bakınca sadece bol bol "tek hücreli yaşam" ve biyoimzalarını görmeyi bekleriz. Belki bu filtre fotosentezin icadındadır. Fotosentezden önce enerji kimyasallardan elde ediliyordu. Fotosentez sayesinde yıldızımızın ışığını bir enerji kaynağı olarak kullanabildik. Bu da atmosferimizde oksijen patlamasına neden oldu. Eğer filtre buradaysa, evrene bakınca bol bol oksijen ya da ozon imzası görürüz. Ya filtre çok hücreliliğe geçişteyse? Belki tek hücrelilerin birleşip organize olması o kadar da evrensel değildir. Belki de sudan karaya çıkabilmek pek öyle yaygın değildir. Ya eşeyli üreme? Peki ya "dev canlılara" karşı akıllı memelileri kayıran o meteor olayı? İki ayak üstünde doğrulma, alet kullanma, biliş devrimi gerçekleştirme, dil geliştirme, nükleer savaşlarla birbirlerini "yok etmeme"... Filtre bunlardan herhangi birindeyse, bir gün semalarımızda "selam dünyalı" diyecek birilerini göremeyeceğiz. Bu filtreleri sadece bizler atlattıysak "tamamen yalnız" olmasak da "zeki, iletişim kurabilen,


BİLİM ARASI #10: İŞİNİ “GÜCÜNÜ” ROBOTA KAPTIRMAK
Dec 04 2017 4 mins  
Robotların iş dünyasına dâhil olmalarının akla gelen ilk yan etkisi iş gücünün el değiştirmesi… Bu doğru. Elbette çok daha ağır koşullarda, yorulmadan ve şikâyet etmeden çalışabilecek, insandan çok daha hızlı ve verimli bir şekilde görev yapabileceklerse, “rakip” olarak algılayabilirsiniz. Lakin robotların "iş gücü piyasasına" hakim olmasının çok daha başka etkileri de olabilir. Mesela, Nick Bostrom’un yapay zekânın olası tehlikelerini konu aldığı "Süperzekâ: Yollar, tehlikeler, stratejiler" adlı kitabında dikkat çektiği tarihi bir gerçek var… O da şu: Otomobilin icadından önce ABD’deki at nüfusu 27 milyondu. Elbette bu atlar, ulaşımda, taşımada, inşaatta, tarımda… Hemen hemen her yerde kullanılıyorlardı. Ne zaman ki motorlu araçlar piyasaya sürülüp de ucuzladı, at nüfusu dramatik bir biçimde düşmeye başladı. Bugün ABD’deki at nüfusu 3 milyon ve pek azı işe koşuluyor. Çoğunlukla hobi ve eğlence amacıyla yetiştiriliyorlar. Bostrom buradan yola çıkarak, robotların iş gücü piyasasını ele geçirmesi halinde insan nüfusunun da dramatik bir biçimde azalabileceğine dikkat çekiyor. Sosyal eşitsizlikleri de dikkate alarak… Zira eğer atlar insansa, bir de at sahipleri olacak… Ve belki de bu at sahiplerinin insafına kalacağız. Sadece "özellikle" insanları görmek istedikleri “hobi ve eğlence amaçlı” işlerde çalışacağız. Bostrom'un senaryosunu biraz paranoyakça bulabilirsiniz. Belki haksızdır da... Ya da en azından "yaratıcılık gerektiren işlerde insan hep önde olacak" diye avunabilirsiniz. Ancak robotların artık yaratıcılık gerektiren bir takım işler yapabilmeye başladığını da hatırlatmak gerek. Hatta -tartışmalı bile olsa- yapay zekâ artık sanat bile icra edebiliyor. Resim yapan, parça besteleyen yapay zekâ uygulamaları her geçen gün daha da gelişiyor. Üstelik bir robot bestesiyle bir insan bestesini birbirinden ayırmak neredeyse imkânsız… Yani gelecekte “sahiplik” imtiyazını elinde tutanların “ben sadece insan müziği dinlerim!” gibi takıntıları olmazsa vay halimize... Elbette bu çok çok çok kötümser bir senaryo. Bir anda insan nüfusu azalacak, piyasa robot iş gücünü üreten ve pazarlayan kimselerin kontrolüne girecek, bunlar da imtiyazlı yaşamlarını sürdürecek… Çok ciddi toplumsal dönüşümler olmadan böyle stabil bir dünya oluşması zor görünüyor. Ancak kimse o toplumsal dönüşümlerin gerçekleşmeyeceğini de iddia edemez; zira işsiz ve dolayısıyla yoksul insan nüfusunun her geçen gün artması ve bir uçuruma dönüşen gelir adaletsizliği, içinde bulunduğumuz düzenin bakî olamayacağını haber veriyor. Elbette bu sosyal riskler toplumun sadece bir kesimini ilgilendiriyor. Oysa Bostrom’a göre, yapay zekânın kontrolden çıkması insanlık için “varoluşsal risk”. Yani: Tür olarak dikkate almamız gereken bir "ölüm-kalım" meselesi. Pek çok bilim kurgu filminde konu edildiği üzere, yapay zekânın insan zekâsını aşması çeşitli riskleri beraberinde getiriyor. Hele bir de insanı aşan bu zekâ, başka bir zekâyı geliştirme kabiliyetine ulaşırsa belki de hapı yutarız... Bu üstel artış, yani daha zeki olanın daha yüksek bir zekâ yaratmasının zincirleme bir şekilde devam etmesi, “zekâ patlaması” olarak adlandırılıyor. Eğer zekâ patlaması gerçek olursa, insan zekâsı kısa bir süre içerisinde ziyadesiyle geride kalır. Öyle ki, bir insanla şempanze zekâsı arasındaki kadar şiddetli olabilir bu fark. İstediğimiz kadar "fişleri nasılda elimizde olacak... Çekeriz biter" diye düşünelim. Bu kadar yüksek bir zekânın tüm kontrollerimizi aşması an meselesidir… “Nasıl aşacak ki?” demeyin… Belki şu Dünya'da kendi hareketlerini kendinin kontrol ettiğini sanan şempanzeler de vardır. Tabii yine de hâlâ “Niçin robotlar insanları tehdit etsin ki?” diye iyimser bir soru sorabiliriz. Bana sorarsanız, son derece “mantıklı”, aşırı derecede rasyonel olacağını tahmin ettiğimiz böylesine bir zekânın, gezegenini sürekli olarak tahrip eden,


BİLİM ARASI #9: GÜNEŞ SİSTEMİMİZDEKİ YABANCI
Nov 24 2017 4 mins  
19 Ekim'de, yani bundan hemen hemen 1 ay önce, Hawaii Üniversitesi'nde heyecanlı bir şey oldu. NASA tarafından finanse edilen ve görevi Dünya yakınlarındaki asteroid ve kuyrukluyıldızları izlemek olan Pan-STARRS1 teleskobu ekibi, daha önce hiç bilmedikleri bir cisim keşfettiklerini fark ettiler. O sıralarda Dünya'dan 30 milyon kilometre uzaklıkta olan cismin ne idüğü belirsizdi. Bir kuyrukluyıldız mı? Yoksa bir asteroid mi? Yoksa... Bambaşka bir şey mi? Cismin hiperbolik yörüngesine bakılırsa Güneş etrafında yörüngeye hiç girmemişti. Yörüngesi kabaca hesaplandığındaysa kaynağı Vega yıldızıymış gibi görünüyordu. Ne var ki asteroidin hızının saniyede 26,4 km olması cismin Vegalı olmasına bir engel teşkil ediyor gibi görünüyordu. Zira lk belirlemelere göre asteroid 300.000 yaşındaydı! Bu kadar "kısa" sürede Vega'dan gelmiş olamazdı! Bir süre sonra "Belki bir kuyrukluyıldızdır" diye düşünüldü çünkü eğer öyleyse, yıldızların yanından geçerken hız kazanmış olabilirdi ancak ESO ve diğer gözlemevlerinden gelen gözlem raporları onun bir kuyrukluyıldız olamayacağını gösteriyordu. Nihayet cismin bir asteroid olduğuna karar verildi. Uluslararası Astronomi Birliği, 14 Kasım 2017'de yaptığı duyuruyla 1I/2017 U1 teknik adını verdiği objeyi "yıldızlararası asteroid" olarak sınıfladığını bildirdi. Bu tamamen yeni bir sınıflama olduğu için ziyaretçimiz bu şerefe mahsar olan ilk nesne. Keşif sahibi Hawaii'li astronomlar ise ona Hawaii dilinde "uzaklardan gelen ilk ziyaretçi" anlamına gelen "Oumuamua" adını verdi. Tam olarak da söylediğim gibi telaffuz ediliyor. Cismin fiziksel özellikleri hakkında da bilgimiz var zira keşfinden hemen sonra uygun dünya teleskopları adeta seferberlik ilan etti ve cismin ayrıntılarını keşfettiler. Görünüşe göre cisim puroya benziyor. 100 metre çapa ve 800 metre uzunluğa sahip. Açıklık oranı (yani eninin boyuna oranı) güneş sistemimizde daha önce hiç görmediğimiz bir boyutta! Ayrıca her 7.3 saatte bir parlaklığı bir an için 10 katına çıktığından, cismin hızlı bir biçimde döndüğü anlaşılıyor. Cismin muhteviyatında su ve buz yok. Çoğunlukla metal... Ve yıldızlararası uzuuun yolculuğunda sürekli kozmik ışınların bombardımanına uğradığı için kızarmış. Yani gerçekten de kırmızıya çalan bir rengi var. Bu keşif pek fırtınalar koparmış olmasa da, Dünya astronomlarının ilk kez "başka bir yıldızdan" gelen ziyaretçiyi gözlemledikleri anlamına geliyor. Yani gerçekten de tarihi bir keşif! Astronomlara göre bu tür cisimlerden her yıl en az bir tanesi yakınlarımızdan geçiyor olabilir ama genelde çok küçük olduklarından muhtemelen onları göremiyoruz. Bu kez kallavi bir cisimle karşı karşıya olduğumuz için şanslıyız. NASA'nın Gezegen Muhafaza Birimi'nden Lindley Johnson'a göre "doğru yerde doğru zamana bakıyor olmak" da bu tarihi keşif için önemli bir şans faktörüydü. 20 Kasım'dan beridir iki önemli teleskop Hubble ve Spitzer de cismi takip ediyor. Yörüngesine bakılırsa 1 Kasım'da Mars'ın yanından geçen cisim, 2018 Mayıs ayında Jüpiter yörüngesini geçecek. 2019 Ocak ayında Satürn'ü de aşan cisim, Pegasus Takımyıldızına doğru bir rotayı takip ederek Güneş Sistemi'mizi terk edecek. İnsan merak ediyor... O uzunluktaki yolculuğunda Oumuamua kimbilir nerelerden geçti? Neler gördü? Ah bir dili olsa da konuşsa değil mi? Kaynaklar: https://www.nasa.gov/feature/solar-system-s-first-interstellar-visitor-dazzles-scientists https://www.iau.org/news/announcements/detail/ann17045/ https://www.nasa.gov/feature/jpl/small-asteroid-or-comet-visits-from-beyond-the-solar-system Yazan ve Seslendiren: Tevfik Uyar Düzenleyen: Kübra Karacan Müzik: http://www.bensound.com (CC)



BİLİM ARASI #8: FİL CELLADI EDİSON
Nov 12 2017 4 mins  
Bu hafta sizlere mucitler tarihindeki elim bir olayı anlatacağım. Topsy'nin ölümünü... Topsy, mucit Thomas Edison’un Nikola Tesla’ya açtığı savaşta bir adım öne geçebilmek için infaz ettirdiği filin adıdır. Kan donduran infaz 4 Ocak 1904'te gerçekleşmiştir. Peki, ne oldu da Edison'un, bir filin elektrikle öldürülmesine yol açacak kadar gözü döndü? İki mucit arasındaki ilişki Edison’un ABD’ye yeni gelmiş Sırp mühendis Nikola Tesla’yı işe almasıyla başladı. O yıllarda Edison, mucidi olduğu akkor lambanın kullanımını yaygınlaştırmak adına kurduğu elektrik santraliyle meşguldü. Edison’un elektrik santrali bugünkülerin aksine “doğru akım (DC)” üretmekteydi. Doğru akımın taşınma problemleri nedeniyle New York sokakları adeta bir kablo cehennemine dönmüştü. Öyle ki, hemen her gün tellere dokunan bazı meraklı çocuklar ya da telleri görmeyen dikkatsiz yetişkinler elektrik akımına kapılarak hayatını kaybediyordu. Tesla, patronu Edison’a alternatif akıma (AC) dair buluşlarından bahsetmiş, bu akımı kullanmanın daha zahmetsiz ve emniyetli olabileceğini iddia etmişse de Edison ticari nedenlerle Tesla'ya kuak asmamıştı. Birbirine tamamıyla zıt olan karakterleri ve anlayış farkları nedeniyle ikilinin arasındaki uçurum günbegün açıldı ve nihayet bir gün Tesla istifayı basıp Edison’u terk etti Vakit kaybetmeden kendi çalışmalarına başlayan Tesla, AC elektrik motoru için bir sermayedar bulmayı başardı. Finansörünün de desteğiyle 1887 yılında AC motor ve enerji iletimi ile ilgili jeneratörlerden, transformatörlere, pek çok araç için yedi ayrı patent başvurusunda bulundu. Bir süre sonra Westinghouse firmasının kurucusu George Westinghouse bu patentlerin değerini görerek Tesla ile çalışmayı kabul etti. Artık arkasında sermaye gücü olan Tesla’nın yükselişi Thomas Edison’u ve yatırımlarını tehdit etmeye başlamıştı çünkü gerçekten de doğru akımın ciddi dezavantajları vardı. En basitinden, DC’nin gerilimi doğası gereği kolay değiştirilemiyordu. O dönemde farklı cihazlar farklı gerilimlere sahip olduğundan, farklı gerilimli her tür cihaz için farklı iletim hatları kullanılyordu -ki şehri kablo cehennemine çeviren detay buydu. Oysa alternatif akım öyle değildi. Dağıtım tek şebekeden yapılabiliyor ve elektrik hangi amaçla kullanılacaksa, gerilimi cihaza girmeden önce kolaylıka değiştirilebiliyordu. Alternatif akımın kullanılmaya başlanması, şehri kablo çöplüğü olmaktan kurtarabilirdi. Bu gerçek karşısında yatırımlarını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalan Edison, alternatif akıma kara çalma eylemlerine girişti. İlk olarak Edison’un asistanları halka açık gösterilerde alternatif akımla kedi ve köpekleri öldürmeye başladılar. Sanki doğru akım hayvanları öldürmüyormuş gibi... Sonra, propaganda taktiklerini pek iyi bilen Edison, New York eyalet hapisanesine AC ile çalışan elektrikli sandalye yaptı. "Yüce Gönüllü(!)" Edison bunun için beş kuruş bile almadı. Tesla'dan hırsını alamayan ve korkusu dinmeyen Edison, AC'ye kara çalmak için yeni yollar bakındığı sırada fırsat ayağına geldi: New York sirkinin meşhur fili Topsy'nin, üç kişinin ölümüne neden olduğu için öldürülmesine karar verilmişti. Yetkililere koşan Edison, filin elektrikle öldürülmesi fikrini kabul ettirdi. Elbette bu elektrik akımı "alternatif akım" olacaktı! Maalesef zavallı Fil, bir AC kaynağından 6000 volt elektrik verilerek 1500 kişinin gözleri önünde öldürüldü. Olayı kendi lehinde propaganda aracı olarak kullanmak isteyen Edison, başkalarına da izletebilmek için filin infazını baştan sona filme aldı. Yeri gelmişken Edison'la Tesla arasında geçtiği iddia edilen bir dedikoduyu da aktaralım: Edison, bir gün Tesla’ya arızalı bir DC jeneratörünü tamir ederse 50 bin dolar ikramiye ödeyeceğini söyler. İcatlarını geliştirmek için paraya ihtiyaç duyan Tesla, jeneratörün tamirini kısa sürede bitirir. Vaat edilen karşılığı istemek için Edison’un karşısında çıktığında hayal kırıklı...



BİLİM ARASI #7: BEYİNDEN BEYİNE…
Nov 04 2017 5 mins  
İki insanın etkileşimi demek, bir beyindeki elektrik sinyalinin söz, yazı, ses, yüz ifadesi gibi araçlarla diğerinin beynine aktarılması demektir. Şimdi dinlediğiniz bu cümleler, benim beynimde elektrik sinyalleri olarak ortaya çıktıktan sonra, dudaklarım aracılığıyla sese dönüştü ve kulaklarınızdan içeriye girdi. Tekrar elektrik sinyaline dönüştürülerek yorumlandı. Yani iletişim dediğimiz şey, bu sinyalin dolaylı olarak transferidir. Peki ya iki beyni birbirine kabloyla bağlayarak da bilgi transfer edebilir miyiz? Bu sorunun yanıtını arayan bazı araştırmacılar uzun yıllardır deneylerine devam ediyorlar. Anlatacağım deneylerden ilki "fareden-fareye". 2013 yılında Duke Üniversitesi'nde yapılan bu deneyde iki fare kullanıldı. Farelerden birine kırmızı ve yeşil ışıklar gösterildiğinde, her renk için farklı bir tuşa basarak suyu alabileceği öğretildi. Paralel bir odadaki fare için de aynı düzenek kuruldu. Tek bir farkla... Bu ikinci fare ışıkları göremiyor, eğer su istiyorsa hangi zamanda hangi tuşa basması gerektiğini bilmiyordu. Bu iki farenin beyinleri birbirlerine bir kablo aracılığıyla bağlandı ve 45 saatlik süre sonunda, ikinci fare diğerinin zihninden "hangi tuşa basacağı" bilgisini alabilir hale geldi. Araştırmacılar aynı sonucu fareleri iki farklı ülkeye yerleştirip verileri internetle transfer ederek de aldılar. İkinci deneyimiz, "insandan-fareye". Elektroensefalografi (EEG) yöntemiyle yapılan bu deney Harvard Üniversitesi'nde gerçekleştirildi. Bilgisayar başında oturan insan gönüllüler, önlerindeki ekranda bazen kare, bazense daire şekli görüyorlar, başlarındaki elektrotlar yoluyla EEG verileri bilgisayara aktarılıyordu. Bilgisayar bu verileri alıp ultrason dalgalarıyla hemen yan odadaki farenin zihnine gönderiyordu. Bu dalgaların yönleneceği beyin bölgeleri öyle bir seçilmişti ki, insanlar kare gördüğünde farenin kuyruğu yukarı kalkıyor, daire gördüğündeyse yere iniyordu. Üçüncü deneyimiz, "insandan-makineye"... 1996 yılında nörodejeneratif bir hastalığa sahip olduğunu öğrenen Jan adında bir kadın, kısa bir süre sonra uzuvlarının kontrolünü hepten yitirdi. 2012 yılında Jan'ın beynine iki adet elektrot yerleştirildi ve bir süre sonra bir robot kolu kontrol etmeyi başardı ve kendi yemeğini kendi yiyebilir hale geldi. Bitmedi... Jan, zihniyle makine dünyasını kontrol etmeyi çok sevdiğinden, ABD savunma teknolojileri ajansı DARPA'yla çalışmayı kabul etti. Bugün Jan, beynindeki elektrotlarla simülatörde F-35 uçurabiliyor. Anlatacağım son deney, "insandan-insana". 2014 yılında Washington Üniversitesi'nden araştırmacılar, Transkranyal Manyetik Stimülasyon adını verdikleri yöntemle, bir insanın başka bir insana ait parmağı oynayabilmesini sağladılar. Hem de bu bağlantıyı internet üzerinden, birbirinden çok uzakta bulunan iki insan arasında sağladılar. Olağanüstü değil mi? Peki bu ne demek? Yakında düşüncelerimizi birbirimize bluetooth ya da kablosuz internet aracılığıyla aktarabilecek, bir anımızı bir başkasının gözlerinin önünde oynatabilecek miyiz? Belki... Sinirbilim araştırmacıları, yukarıda saydığım ve benzeri deneyler nedeniyle, gidişatın oraya doğru olduğunu düşünüyorlar. Ancak söylediğim kadar net bir bilgi aktarımının vadesi uzun ve "yakın gelecekte" pek mümkün görünmüyor. İnsan-insan ya da insan-makine etkileşiminin bu boyuta gelmesi bildiğimiz dünyayı kökünden değiştirecek gelişmeler aslında. Yüzlerce kitabı bir saat içinde zihnimize yerleştirmek ya da bir başkasının bilgisini ya da deneyimlerini internetten "indirebildiğimizi" düşünün. Bu durum çalışkanlık veya kültürlülük gibi meziyetleri, eğitim ve öğretim gibi faaliyetleri yeniden tanımlamamıza yol açar. Hele ki bunları sadece belli bir kesim insanların yapabilmesi, eşitlik ve adalet kavramlarını baltalar; ve bambaşka bir elit sınıfını ortaya çıkarabilir. Ömrümüz vefa ederse, geleceğin neler getireceğini göreceğiz.


BİLİM ARASI #6: THESEUS’UN GEMİSİ
Oct 29 2017 4 mins  
Bundan çok uzun yıllar önce Theseus'un gemisi, Girit'e çıktığı seferden muzaffer dönmüş, zaferin bir anıtı olarak Atina'ya demirlemişti. Elbette zaman kimsenin dostu değildir... Her geçen yıl bu geminin bazı parçaları çürümeye başladı. Anıt olduğu için bakımsız bırakmadılar: Bu çürüyen parçalar yenisiyle mutlaka değiştirildi. Ancak gün geldi, Theseus'un gemisinin değiştirilmedik hiçbir parçası kalmadı. Soru şu: Artık Atina'da hatıra olarak duran gemi, zaferi kazanıp da gelen o efsane gemi midir? Yoksa karşımızda tamamen farklı, yeni bir gemi mi vardır? Kimine göre gemi artık o eski gemi değildir. Mesela aynı ırmakta iki kere yıkanılmayacağını düşünen Heraklitos'a göre, gemi daha ertesi gün aynı gemi olmaktan çıkar ve artık yeni bir gemi olur... Kimine göreyse insanlar onu Theseus'un gemisi olarak gördüğü sürece, tanım değişmeyecektir. Soruyu çetrefilli hale getirmek de mümkün. Mesela Theseus'un gemisinden sökülen eski parçalarla hemen yanıbaşında yeni bir gemi inşa edilseydi... Hangisi "daha çok" Theseus'un gemisi olurdu? Antik Yunan felsefesi deyip geçmeyin. O zamandan bugüne uyarlanabilecek bir "tanımlama sorunuyla" karşı karşıyayız. Örneğin beynimizi, içindeki tüm düşünce ağı ve hatıralarla birlikte bir robotun zihnine nakledebilseydik, o robot biz olur muyuz? Beden tamamen farklı ama zihin aynı zihin! Eğer bizi biz yapan düşünce dünyamız, anılarımız, yani zihnimizse, bu soruya yanıtımız evet olmalı... Yok eğer biz kendimizi ancak "insan bedenimizle" tanımlayabiliyorsak, yanıtımız "hayır" olmalı. Daha çetrefilli bir soru sorayım: Diyelim vefat ettik ancak tıp öyle ilerlemiş ki... Bizi vakit kaybetmeden kök hücrelerimizden yeniden vücuda getirebilmişler. Üstelik az evvel robota naklettiğimiz tüm o veriler de, yeni kafatasımızın içindeki yeni beynimize bir şekilde nakledilebilmiş. Bu defa hem beden hem de zihin bir öncekinin aynı... Peki bu taze beden biz olur muyuz? İşte başka bir kafa karıştırıcı soru daha: Diyelim ışınlanma makinesi bir şekilde mümkün oldu. Biz de bayram ziyareti için memlekete ışınlanacağız. Aksilik bu ya, tam biz ışınlanırken bir arıza meydana geldi makinede. Ancak bu arıza öyle bir arıza ki, biz gurbette yok olmadık ama sılada da bir kopyamız oluşuluverdi. Şimdi bizden iki tane var... Aynı beden. Aynı zihin. Her şeyiyle biri diğerinin kopyası. Hangisi biziz? Bu iki şahıs aynı kişi midir? İlk andan itibaren farklı deneyimlere sahip olacaklarından, artık bambaşka iki kişi midir? Sizce hangisi daha "biz"dir? Giden mi? Kalan mı? Bu soruların doğru yanıtları yok elbette. Her birine "evet" demek için de "hayır" demek için de pek çok neden var. Evetler de, hayırlar da mantık yürütmeleriyle desteklenebilir ya da çürütülebilir... Kim ne derse desin, en nihayetinde bir yanıtı diğerine tercih etmek için bireysel nedenleriniz olabilir. Zira aslnda bir şekilde bu soruların hepsi "ben kimim?" sorusuyla da ilişkili... Kimi zihninden, kimi bedeninden bilir kendini... Konu da soru da "bizimle" alakalı olunca, bir yanıt bulmak kolay gelebilir. Peki ya sevdiklerimiz için konuşacak olursak? Sevgili, eş, anne, kardeş... Tüm senaryoları bir de yakınlarınız için düşünün. Kimi, hangi şartlarda, aynı kişi olarak kabul ederdiniz? * * * Bu hafta Bilim Arası'nda yanıtlarla değil, sorularla geldik. Belki bir kez daha dinleyip her bir soru üzerinde uzun uzun düşünmek isteyebilirsiniz. Bitirmeden önce son bir soru daha: Eğer bu metni ben yazıp okumuş olmasaydım, yani bir bilgisayar yazmış ve sesimi taklit ederek bu kaydı üretmiş olsaydı, sizin için bir şey değişir miydi? Yazan ve Seslendiren: Tevfik Uyar Kurgu ve Montaj: Kübra Karacan Müzik: http://www.bensound.com (CC)




BİLİM ARASI #5: PEKİ BİZ ŞİMDİ SİMÜLASYONDA MIYIZ?
Oct 20 2017 4 mins  
Her geçen gün daha gerçekçi olan bilgisayar oyunlarına bakınca, insan merak ediyor: Acaba bir gün oyunlarda tüm bilincimizle sanal bir karakter olarak yer alabilir miyiz... Peki... Ya zaten böyle bir oyunun içindeysek? Çağımızın önemli girişimcilerinden Elon Musk'ın simülasyonda yaşıyor olabileceğimizi söylemesiyle milyonların gündemine oturan bu şüphe yeni değil. Bugünlerde popüler olan "dijital simülasyon" fikri... Oysa tarihte, başka akıllı canlıların tiyatrosunda yaşadığımızı öne sürmüş olan pek çok hipotez var. Mesela dinler. Aslına bakarsanız cennet cehennem fikrine dayanan bütün dinler, insanların geçici bir simülasyonda olduklarını varsayar. Bu dinlere göre esas sonsuz yaşam, bu fani simülasyonu terk ettikten sonra başlayacak. Başka bir deyişle: Bu dinlerin mensuplarına göre Tanrı'nın simülasyonundayız. Bir de hayvanat bahçesi hipotezi var. Uzayı keşfimizin hızlandığı 20. yüzyıl başlarında öne sürülen bu hipoteze göre; Dünyamız başka bir gelişmiş medeniyetin laboratuvarı olabilir... Peki günümüzde simülasyon hipotezi dediğimizde neyi anlıyoruz? Siberpunk edebiyatının büyük ustası William Gibson'un Sprawl üçlemesinde "siberuzay" olarak kurguladığı, meşhur Matrix üçlemesine de zemin oluşturan, "dijital fiziksel gerçekliği" anlıyoruz... Yani dünyamızın ve hatta tüm evrenin bilgisayar ortamında yaratıldığı, bizlerin de bu bilgisayar içerisindeki "simüle edilmiş bireyler" olabileceği fikrini. Elbette "somut kanıtı" olmayan bu fikir, o kadar da imkânsız değil. Beynimizin gerçekliği duyu organlarımızdan aktarılan elektrik sinyalleriyle algıladığını biliyoruz. Şizofrenlerde olduğu gibi, beyin kimyası değişince bu gerçekliğin değişebileceğini de. Teknoloji böyle ilerlemeye devam ederse insan beyni ile bilgisayarlar arasında muazzam bir iletişim kurabileceğimizden de ümidimiz var. Yani, bu dünyada bir simülasyonda olalım ya da olmayalım, bir gün bizlerin gerçekçi simülasyonlar oluşturmayı başaracağından şüphe yok. Peki ya bu noktaya zaten ulaşıldıysa? Eğer bir simülasyondaysak, sorumuz "simülasyonu yapan ve bizleri içine tıkanlar kimler?" haline geliveriyor. Hayvanat bahçesi hipotezine göre "gelişmiş uzaylı medeniyetler"di. Bunun bir türevi olan, Stephen Baxter tarafından ileri sürülmüş "Planetaryum Hipotezi"ne göre, zaten gezegenimiz başlı başına bir simülasyon içerisinde ve bizler de deney faresiyiz. Gözlemlediğimizi sandığımız evren de bize izletilen bir film (ve bu yüzden de uzayda başka bir medeniyet olmadığını düşünüyoruz. Yani "madem uzaylılar bu kadar bol, hani neredeler?" diye soran Fermi'ye de bir yanıt aslında). Felsefeci Nick Bostrom'a göreyse, simülasyonun mimarları bizzat torunlarımız olabilir. Teknolojide çok ilerilere erişmiş torunlarımızın, geçmişini anlamak istedikleri için atalarını simüle etmeleri gayet olası. Hatta torunlarımız artık insandan öte bir forma geçmiş olabilirler ve bu simülasyonu "önceki formlarını" merak ettikleri için kurmuş olabilirler. Bilimkurgu dünyasına bakarsak konunun daha başka açılardan işlendiğini görüyoruz. Mesela Matrix üçlemesinde, simülasyonu kontrolden çıkmış yapay zekâ toplumu yaratıyor. Amaçları da insanlardan enerji elde etmek ve bunu yapabilmek için de insanları "gerçek dünya" sandıkları bir hapishanede tutuyorlar. Daha kötüsünü de ben söyleyeyim: Belki de bizim simülasyonumuz herkesin simülasyon üretebildiği bir çağda, simülasyon dersi için proje hazırlayan bir çocuğun ürünüdür. Ve siz bunu dinlerken dersin öğretmeni projeyi beğenmeyerek "kendi gezegenini bu kadar hor kullanan ve yok eden gerizekâlı bu tür hiç mantıklı olmamış. Bence bunu sil ve git ödevini yeniden yap" diyebilir. Yeri gelmişken, planetaryum hipotezini konu alan "Yüz Elli" adlı bir öyküm var. Ödül de alan bu öyküyü internetten ve "Tek Kişilik Firar" adlı kitabımdan okuyabilirsiniz.



BİLİM ARASI #4: ON ÜÇÜNCÜ CUMA
Oct 14 2017 5 mins  
Dün tarihlerden 13 Ekim 2017 idi ve günlerden de cumaydı... Türkiye için değil ama, batı ülkelerindeki bazı kesimler için bunun bir önemi var. Bu ülkelerde ayın 13'ünün cumaya denk gelmesi "uğursuzluk" sebebi olarak sayılır. 13. cuma olarak adlandırılan bu günlerde bazı insanların "talihsizlik" korkusu o kadar yoğundur ki, literatüre yunanca adıyla paraskevidekatriaphobia, yani 13. cuma korkusu olarak geçmiştir. Aslında bu korkunun esas bileşeni 13 sayısıdır. Yani 13 korkusu (ki o da triskaidekaphobia olarak anılır). Tahminlere göre on üç sayısını uğursuz saymanın kökeni hristiyanlığa dayanır ve sebebi İsa'nın son akşam yemeğinde kendisine 12 kişinin eşlik etmesidir. Ortaçağ'da ortaya çıktığı düşünülen bu korkunun "on üç kişi bir araya gelirse başlarına bir şey gelir" gibi batıl bir inançla başladığı düşünülüyor. Cuma gününün uğursuz olarak addedilmesinin nedeniyse, İsa'nın bir cuma günü çarmıha gerilmesidir. Ancak bu iki farklı uğursuzluğu kombine edip 13. cumadan korkmanın örneklerine 19. yüzyıla dek rastlanmıyor. 13 korkusu bazı batı ülkelerinde tahmin edemeyeceğiniz kadar yaygındır. ABD'deki otellerde asansöre bindiğiniz zaman 13. kat olmadığını görerek şaşırabilirsiniz. Bazı havayolu şirketleri, koltuk sıralarında 13'e yer vermez. Bu havayolu şirketleri öyle küçük havayolu şirketleri değil. 2009 yılına ait bir makaleye göre AirFrance, Iberia, Ryanair, AirTran, Continental, Air New Zealand, Lufthansa ve Alaska Havayolları bu gruba dahil. Havayolu yönetiminin ve orada çalışan emniyet mühendislerinin bu sayının gerçekten uğursuz olduğuna inanarak böyle bir karar aldıklarını düşünmeyin. Konu tamamen "yolcu algısı" ile ilgili. Zira bu şirketlerin bazılarında 17 no'lu koltuk sırası da yok, çünkü İtalyanlar için uğursuz sayı 13 değil 17... Evet yanlış duymadınız. Ülkemizde özellikle Amerikan sineması izlendiği için hep 13. cumayı duyuyoruz. Oysa batı kültüründe bu "uğursuz gün" batıl inancı çeşitlilik gösteriyor. İtalyanlara göre 17. cuma uğursuzken, İspanyol ve Yunanlılara göre 13. Salı! Havayolu şirketleri bir yana... Devletler de bazı düzenlemelerinde 13'ün uğursuzluğunu, -ya da en azından vatandaşlarının bu uğursuzluğa olan inançlarını- dikkate alabiliyor. İrlanda Cumhuriyeti'nin 2013 yılında araç plaka sistemini değiştirmesi buna iyi bir örnektir. Plaka verirken aracın tescil yılını plakanın ilk iki hanesinde gösteren İrlanda Cumhuriyeti, 2013 yılındaki plakaları "araç alımında çekince yaratır" gerekçesiyle "üç haneli" sisteme geçmiş ve o yılın plakalarını 13 yerine, yılın hangi yarısında tescillendiğini gösterecek biçimde, 131 ve 132 ile başlatmış. Böylesine irrasyonel bir inancı besleyen tarihi olaylar yok değil. Örneğin Apollo 13 kazası, 13 korkusuna sahip Amerikalılar için bir delil niteliğine sahip. 2015 yılında Paris'te gerçekleşen terörist saldırının 13 Kasım'da bir cuma günü gerçekleşmesi de bazı Avrupalılar için öyle... Tarihte daha gerilere gidildiğinde bir triskaidekafobiğin sizi ikna etmek için buabileceği daha pek çok örnek var. Elbette bunların hepsi "teyit önyargısı" içerir: Yani inanç veya iddia sahibinin, sadece kendini teyit eden örnekleri seçmesinin sonucudur. Zaten düşünürseniz, şu hayatta 13 sayısı ve Cuma günüyle hiç ilgisi olmayan bir çok felaket bulabileceğiniz gibi, 13 ve Cuma ile ilişkili pek çok güzel hadiseye de rastlayabilirsiniz. 13'ün ya da cumanın neden uğursuzluk getireceğiyle ilgili mantıklı bir nedensel açıklama da mevcut değildir. Türkiye'de dile getirilen ilginç bir argümana da yeri gelmişken yer verelim: Türkiye'de bazı dini çevreler, batılıların 13. cumayı uğursuz saymalarını başka nedenlere bağlarlar. Bu çevrelere göre 13'ün batılılarca uğursuz sayılmasının nedeni, islam peygamberinin 571'de doğması ve İstanbul'un 1453'te fethedilmesidir, ve bu yılların sayı değerleri toplamı 13'tür. Uğur ve uğursuzluk inancı tamamen batıldır. Altında mantıklı,



BİLİM ARASI #3: YENİ BAŞ BELAMIZ MİKROPLASTİKLER
Oct 07 2017 4 mins  
Bu hafta sizlere sualtı dünyası ve insan dahil bundan beslenen tüm canlılar için bir tehdit olduğu anlaşılan mikroplastiklerden bahsedeceğim. Adından da anlaşılacağı üzere, mikroplastikler küçük boyuttaki plastik parçalarına deniyor. Sınıflandırma üzerine mutabakata varılmamış olsa da şimdilik 'mikro' denmesi için koşul, boyutlarının 5 mm çapından küçük olması. Tehdit yaratma nedenleriyse, içtiğimiz sudan yediğimiz balıklara kadar hemen her şeyde giderek miktarlarının artması ve bunları tüketen canlıların beden ve dokularına nüfuz edebilmesi. Hani doğaya atılan bir pet şişenin çok uzun bir zamanda bozunduğunu söyleriz ya? İşte bu bozunma sırasında giderek küçük parçalara ayrılan plastikler zamanla doğaya karışıyor. Doğadaki serbest mikroplastikler özellikle otomobil lastiklerinden, tekstil ürünlerinden ve gündelik çöplerden kaynaklanıyor. Maalesef her gün sekiz milyon ton plastik deniz ve okyanuslara atılıyor ve bu böyle devam ederse, 2050 yılında okyanuslardaki plastik kütlesi, balık kütlesini geçecek. Üstelik son derece küçük boyutlu olan mikroplastikler su filtrelerinden geçebiliyor. Yani suyu arıtarak mikroplastiklerden kurtulamıyoruz. Hoş... Suyu artıymayı başarsak bile, mikroplastiklerin deniz canlılarının dokularına yerleştiği yapılan araştırmalarla sabit... Hem su bitkileri hem de suda yaşayan hayvanların mikroplastiklerden azade olma şansı yok. Bunları tüketen biz de dahil diğer kara hayvanları doğal olarak mikroplastikleri vücutlarına entegre ediyor. New York Eyalet Üniversitesi'nde gerçekleştirilen bir araştırma, insanların da tükettiği 18 balık türünün mikroplastik kaynağı olduğunu ortaya koymuş durumda. Beslenme yoluyla vücudumuza geçen mikroplastik miktarının insan sağlığı üzerindeki uzun vadeli olumsuz etkileri net değil ve bilim insanları bu konudaki araştırmalarını sürdürüyorlar. Bildiğimiz şey şu: Kansere, cilt hastalıklarına, organ hasarlarına neden olan sentetik organik maddelerin çoğu okyanuslarda rahatlıkla tespit edilebiliyor... İlginç olan, mikroplastiklerin 50 yıldır hayatımızda olmasına rağmen miktarlarının bu kadar artmış olduğunun soın beş yılda anlaşılması. Aslında diş macunu ya da deterjan da dahil, gündelik hayatta sıklıkla kullandığımız pek çok kozmetik ve temizlik ürününde özellikle mikroplastikler kullanılıyordu. Plastiklerin doğada bozunurken gittikçe küçük parçalara ayrıldıkları da biliniyordu. Ne var ki mikroplastiklerin bu kadar bol olduğu, 2012 yılında marketlerde satılan ürünlerde rastlanmasıyla gündeme gelmiş durumda. Ghent Üniversitesi'nde yapılan bir araştırma, ortalama Avrupalı bir deniz ürünü tüketicisinin yılda 11.000 parça minik plastik tükettiğini ortaya koydu. Aklınıza sadece denüz ürünleri de gelmesin: Yakınlarda yapılan bir araştırmada sekiz ülkeden 17 tuz markasının 16'sında mikroplastik tespit edildi. Yiyecekler aracılığıyla tüm bir ekosisteme bulaşabildiğinden süt, bira ve -sıkı durun- polenlerde bile depolanabildiğinden piyasada satılan ballarda da mikroplastiklere rastlandı. Yeri gelmişken ilginç bir bilgiyi de sunmak iyi olur: Okyanus akıntıları bu plastikleri belirli noktalara sürüklüyor. Bu nedenle dünyanın çeşitli yerlerinde "çöp yoğun bölgeler" oluşmuş durumda. Kuzey Pasifik Okyanusu'nun ortalarında 1985 yılında keşfedilen "Büyük Pasifik Çöp Adası" bunlardan birisi. Özelliğiyse her bir kilogram planktona karşılık, altı kilogram plastik barındırması! En kirli bölgesinin büyüklüğü en az Türkiye'nin yüzölçümü kadar olan bölgeden dünyada bir kaç tane var ve toplam yüzölçümü 16 milyon kilometre kadar. Plastik kirliliğiyle ilgili artan kaygılar, plastik kirliliğiyle ilgili farkındalığın artmasına yönelik araştırma ve örgütlenme çalışmalarının hız kazanmasını sağladı. Ancak dünya nüfusunun ve sanayinin plastiğe olan bağımlılığı her geçen gün artıyor. Böyle giderse gezegenimizdeki hemen her canlının dokularında yoğun miktarda mikroplastiğe rastlanabilir...


BİLİM ARASI #2: HER DERDE DEVA ÖPÜCÜK
Sep 29 2017 5 mins  
Dudaklarımızı bir kişi ya da nesneye dokundurmak, belki de sesli olarak biraz da "vakumlamak" olarak tarif edebileceğimiz "öpücük" türlü türlü kültürde, sayısız anlama sahip bir insan eylemi. Akıllara ilk olarak aşk ve tutku gelse de, samimiyet, saygı, boyun eğme gibi daha pek çok anlamı bulunuyor. Önce öpücüğün bu yanlarından bahsedeyim: Bizim kültürümüzde öpmek neredeyse her gün yaptığımız bir şey... Hemen hepimiz arkadaşlarımızla karşılaştığımızda, doğrudan öpmesek de, yanakları birbirine değdirip şöyle bir havayı öperiz. Bu selamlaşma karşılaşan iki insanın aralarında samimiyet olup olmadığını hemen anlamamıza yardımcı olur. Çoğumuz bayramlarda ya da kavuşmalarda aile büyüklerimizin ellerini öper alnımıza koyarız. Çok saygı duyduğumuz büyüklerin de... Bu davranışlar geleneklerden kaynaklanmakla birlikte temelde saygıya dayalı bir ast-üst ilişkisi gösterir. Sıradan insanlar için bu hiyerarşi yaşa göre belirlenirken, Türk ya da İtalyan mafyalarında ya da otokrasilerde yaşın değil, iktidarın göstergesidir. Centilmenler de el öperler. Bir İngiliz aristokratı ya da gentile bir çapkın, dikkatini cezbetmek ya da saygısını göstermek istediği bir kadının elini zarifçe öpebilir. Ne var ki öptükten sonra alnına götürmez. Bu saygı gösterisi kişiden kişiye olmak zorunda değildir. İslam, hristiyanlık ve musevilikte kutsal olduğu düşünülen nesneler de öpülür. Bu kutsiyet dini olmak zorunda da değildir; bazen aşıklar, aziz sevgilinin hatırası olan hediyeleri hatta fotoğrafları, mektupları öpebilirler. Öpme benzeri davranışın tarihteki ilk örneğine 3500 yıl önce yazılmış sanskrit metinlerinde rastlanır. Antropologlar öpme davranışının nasıl ortaya çıktığı konusunda iki kampa ayrılırlar. Birinci gruptakiler öpmenin içgüdüsel bir davranış olduğunu öne sürer. Yani "öpmeye" yönelik programlanmış olarak doğarız. İkinci gruptakilerse öpmenin anne-çocuk arasındaki beslenme ilişkisinden evrildiğini iddia eder. Hani şu pek çok hayvanda görebileceğiniz, annenin besini önce kendi çiğneyip sonra da ağız yoluyla bebeğine vermesinden... Özellikle de "Fransız öpücüğü", "öperek besleme" eylemine çok benzer, zira anneler de çiğnedikleri yiyeceği diliyle bebeğin boğazına doğru iter... Eh... Fransız öpücüğünü telaffuz ettiğime göre, artık öpücüğün kanımız kaynarken akıllara gelen ilk işlevine dönebiliriz: Öpücük, özellikle de iki kişinin aynı anda birbirini öpmesi -hadi buna "öpüşme" diyelim artık- pek çok kültürde karşılıklı cinsel rızanın işaretidir. Dışarıdan baktığımızda aşkın (ya da birlikteliğin) kesin göstergesi olarak algılarız: Zira birbirlerine sarılan, yanak yanağa öpüşen kişilerin "sevgili oldukları" kesin değildir... Ama öpüşürlerse, kuşku götürmez. Bazen bir ilişkiyi resmen başlatan şey de öpüşmektir. Süperkahramanların filmin sonunda "kızı öperek" ilan-ı aşk etmeleri gibi... Öpüşmek evlilik törenlerinde de vazgeçilmez bir ritüeldir ve eşler nikâh memuru onay verdikten sonra öpüşürler. Kültürlere göre öpülen yer dudak, yanak veya alın olmak üzere değişiklik gösterir. Şu ana dek saydığım örneklerle, öpücüğün kültürün bir öğesi olduğu kadar aynı zamanda bir iletişim aracı olduğunu anlattım... Elbette öpüşmenin beden üzerinde de etkileri var. En meşhur olanı ağrının "öpünce geçmesi"... Bu tedavinin etkileri abartılsa da, dokunma sinirlerinin ağrı sinirlerinden daha kalın olması, gerçekten de öpücüğü ağrıdan daha yoğun algılamamıza neden oluyor. Sehpaya çarptığımız bacağımızı ovalamanın bize iyi gelmesi gibi... Belki bir kurşun yarası acısını değil ama bir iğne batığını öpücükle bastırmak mümkün olabilir. Ayrıca öpülen yerde damarların genişlemesi ve öpülmenin ağrı azaltan endorfin salgısını artırması, "öpünce geçmesindeki" başka etkenlerden. Öpüşmek sağlığa da faydalı çünkü tansiyonu düşürüyor ve stresi azaltıyor... Salya salgısını artırdığı için diş çürümelerine karşı da etkili olduğu öne sürülüyor.



BİLİM ARASI #1: NAYLONUN İCADI
Sep 23 2017 6 mins  
16 Şubat 1937 tarihinde, Wallace Hume Carothers adlı bir kimyager, çalıştığı Dupont şirketi adına “naylon” adı verilen yeni bir malzemenin patent sahibi oldu. Buluşunun ticari değeriyle ilgili bazı hayaller kurmuş olsa gerek; ama nasıl bir kültürel etki yaratacağına dair muhtemelen hiçbir fikri yoktu. Carothers, “Polimer 6-6” adını verdiği ilk naylonu üretmeyi, Dupont'ta işe başlamasından beş yıl sonra, 1935’te başardı. Malzeme hem esnekliği hem de sağlamlığı bakımından arzu edilen tüm kriterleri karşılıyordu. “Naylon” ismi tamamen keyfi bir isimdi. Sonundaki “-on” eki iplik üretmekte kullanılan diğer malzemelere, pamuğa (yani “Cotton”a) ve bitkisel ipeğe (yani rayona) benzesin diye eklenmişti. Baştaki N, Y ve L harflerinin New York ve Londra'yı temsil ettiğine dair bazı söylentiler olsa da, ismin tam anlamıyla nereden geldiğini bilmiyoruz. Bildiğimiz şey, naylona o dönemde çok fazla ümit bağlandığı. Zira Japonya’dan yapılan ipek ithalatını düşürmesi bekleniyordu ve bu nedenle ABD hükümeti de naylon hakkındaki gelişmeleri ilgiyle izliyenler arasındaydı. Hakkını vermek lazım: Dupont buluşunu harika pazarlamış, hem hükümette hem de sektörde “ipekten daha iyi bir malzeme olduğu” yönünde epey beklenti yaratmıştı. “İnsan elinden çıkmış ilk yapay tekstil ipliği” ve “Çelik kadar güçlü, örümcek ağı kadar ince” sloganlarıyla duyurulan icat, önce fuarlarda tanıtıldı. Zamanla ürünün sağlamlığı hakkındaki beklentiler boşa çıktı... Görünen o ki Dupont buluşunu fazla abartmıştı. Ancak Dupont, ürünün başka bir potansiyelini keşfettti: İpek çorapların yerini alabileceğini! Çünkü ilk partide üretilen 4000 çift naylon çorabın tamamı tanıtım amacıyla yapılan halka açık satışta üç saat kadar kısa bir sürede tükenmişti. Durumu iyi tahlil eden DuPont, pazarlama stratejisini değiştirdi: Artık naylonun daha çok “estetik” ve "pratik" yönüne vurgu yapacaktı; bu amaçla oluşturulan yeni reklam sloganı şöyleydi: “Eğer naylonsa daha şıktır ve... Aman tanrım! Ne kadar da çabuk kuruyor!” Naylon çoraplar kısa sürede kadın giyim modasının vazgeçilmez bir parçası oldu. Dupont, naylon çorapları piyasaya sürdüğü ilk yıl tam 64 milyon çift çorap satmayı başardı. İpekten kötü performans göstermesine rağmen fiyatı ipeğin neredeyse iki katıydı ama öyle bir moda olmuştu ki, ikinci dünya savaşı sırasındaki "çorap kıtlığında" karaborsaya düşmüş, çifti 20 dolardan satılır olmuştu. Kıtlığın sebebi Dupont'un 1942 yılı başlarında kadın giyim ürünleri üretmeyi durdurarak ABD ordusu için paraşüt ve çadır üretmeye başlamasıydı. Japonya'nın ABD'ye ipek ihracatını durdurması, ipek çorap bulmayı da imkânsız hale getirmişti. Çok daha seksi olduğu düşünülen naylon çorap tutkusu o kadar yaygındı ki, bazı kadınlar bacaklarını koyu renge boyayıp bacak arkalarına kalemle çizgi çekip, çorap illüzyonu yaratıyorlardı. Hasret 1946 yılında Dupont'un tekrar çorap üretmesiyle sona erdi sanmayın... Şirket piyasanın talebini karşılamakta epey güçlük yaşadı. Öyle ki, bir defasında 13.000 adet çorap için tam 40.000 kişi sıraya girmiş, çoraplara erişmek isteyen kadınlar birbirlerini ezerek tarihe “Naylon Ayaklanması” olarak geçen izdihama neden olmuştu. DuPont çorap talebini karşılayamayınca dava tehdidiyle karşı karşıya kaldı ve 1951 yılında üretim lisansını paylaşmaya, yani başka şirketlerin de naylon üretmesine razı oldu. Günümüzde naylon ve türevleri giyimden ambalajlamaya, tesisat elemanlarından sağlık ürünlerine kadar gündelik hayatımızdaki pek çok şeyde kullanılıyor. 2013 yılındaki verilere göre küresel pazarının büyüklüğü yıllık 20 milyar dolar civarında. Çevreye olan etkileriyse tartışmalı. Yapılan bir araştırmaya göre bir kilogram naylonla bir kilogram yünün karbon izi birbirine hemen hemen eşit. Naylonun bir de kolaylıkla geri dönüştürülme avantajı var. Eğer hepimiz geri dönüşümüne dikkat edersek, naylon pek çok malzemeye göre ucuz ve hafif bir alternatif.



























SESLİ YAZI #1: KIZLAR PEMBE GİYER, ERKEKLER MAVİ (IŞIL ARICAN)
Mar 20 2017 10 mins  
Hiç son zamanlarda büyük bir mağazanın oyuncak reyonunu gezdiniz mi? Ben uzun zamandır gezmemiştim, ta ki bundan birkaç ay önce biri kız biri erkek olan yeğenlerime hediye almaya gidene kadar. Amacım, her ikisine de içlerindeki bilim merakını körükleyecek yaratıcı birer hediye almaktı. Erkek yeğenime hediye almak birkaç dakikamı aldı. Her ne kadar çeşit çeşit deney setleri, Lego ve benzeri mekanik oyuncaklar, küçük elektrikli cihazlar, mekanik düzenekler, süper kahramanlar ve uzay temalı oyun setleri arasında seçim yapmak epey zor olsa da hoşuna gideceğini düşündüğüm bir hediye seçtim. Kız yeğenime benzer bir hediye almak için kız oyuncakları reyonuna gittiğimde ise tam bir hayal kırıklığına uğradım. Pembe renge bulanmış ve simlerle bezeli reyonda, Disney prenseslerine ilişkin bebeklerin, prenses kıyafetlerinin, makyaj ve manikür setlerinin ve hatta üzerinde disney prensenlerinden birinin resmi olan oyuncak kredi kartlarının arasında kız çocuklarını bilimle tanıştıracak, onları düşünmeye sevk edecek bir tane bile oyuncak yoktu! Reyondaki tüm oyuncaklar adeta kız çocuklarına kafayı fazla detaylı işlere takmadan giyinip, süslenip, tüllere ve simlere bulanıp beyaz atlı prenslerini beklemelerini öğretir gibiydi. O gün bu konuya epey sinirlendiğimi ve sonunda pes ederek kız yeğenime de erkek reyonundan bir hediye seçtiğimi hatırlıyorum... Yazar: Işıl Arıcan - Yazının devamı...





































YOLDAN ÇIKAN PSİKOLOJİ DENEYLERİ
Dec 02 2012 16 mins  
Bilimde insanlarla deney yapmanın çeşitli riskleri olduğu için deney hayvanları bir alternatiftir, ancak söz konusu olan sosyal psikoloji deneyleri ise konu direk olarak insan olduğu için deney hayvanı kullanma şansı bulunmuyor. Hayvanlar konuşamadığı için ise beyne ya da psikolojiye ait pek çok konuyu araştırmak için insanların birebir kullanılması bir gereklilik olarak karşımıza çıkıyor. Günümüzde sosyal psikoloji deneyleri katılımcılara zarar vermemek, bir zarar verilse dahi bunu telafi etmek üzerine kurgulansa da geçmişte bu etik kuralların bulunduğunu ya da bulunsa bile bilim insanlarının bu kurallara uymak konusunda çok da hevesli olduklarını söyleyemiyoruz. Ayrıca bazı etkenlerin insanda ne çeşit bir tepki yaratacağını ancak yine deneylerle gözlemlemek mümkün. Tarihte yoldan çıkarak amaçlanandan farklı bir noktaya sapan, iyi niyetli başlasa da kötü sonuçlar doğuran, katılımcılarına acılar ya da kalıcı ruhsal bozukluklar yaşatan psikoloji ya da sosyal psikoloji deneylerinin ardında kabaca üç nedenin yattığını söyleyebiliriz: 1. Bilim insanının deneyi tasarlarken olabilecekleri ön görememesi, ("Kaş yaparken göz çıkarmak...") 2. Bilim insanının etik kurallarını, insan ya da hayvan haklarını önemsememesi ("Zafer yolunda her şey mübahtır") 3. Bilim insanının tezini kanıtlayabilmek için aşırı hırslı davranması ve deneyin başarısızlığının birinci dereceden etkileyeceği kişiler arasında kendisinin bulunmaması. ("El elin eşeğini türkü yakarak ararmış") Bu yazımızda katılımcılarına zarar veren ya da tahminlerin çok ötesinde sonuçlar verdiği için yarıda kesilen deneylerden bahsedeceğiz. "Canavar" Çalışması (1939) Wendell Johnson (F.W. Kent Fotoğraf Kolleksiyonu, Iowa Üniversitesi Kütüphanesi) Iowa Üniversitesi'nden, kendisi de kekemelikten mustarip olan [1] Wendell Johnson tarafından tasarlanan ve 1939 yılında 5 ila 15 yaş arasındaki 22 yetiştirme yurdu öğrencisiyle gerçekleştirilen deney, deneklerde kalıcı hasar yaratma konusunda akla gelen ilk örneklerden biridir [2]. 10'u kekeleyen, 22 öksüz ve yetim çocuğun kontrol ve deney grupları olarak iki gruba bölündüğü çalışmada her iki gruba da diksiyon dersleri verilmiştir. Bir gruba doğru telaffuzlarında pozitif geri besleme verilirken, diğer gruba yaptıkları telaffuz hatalarında dayak atma ve kekeme olduğunun yüzüne vurulması gibi uygulamalar gerçekleştirilmiştir. Bu 6 aylık çalışmanın sonuçları ortaya korkunç bir manzara çıkarmıştır: Negatif geri besleme alan gruptaki çocuklardan sadece kekeme olanlar değil, normal olanlar dahi hayatları boyunca konuşma güçlüğü çekmişlerdir. Sonuçları halen Iowa Üniversitesi kütüphanesinde bulunan araştırma, tarihin tozlu sayfalarına gömülü idi. Ancak 2001 yılında California eyaletinde yayınlanan San Jose Mercury News konu hakkında bir makale kaleme aldı. Bu makaleyi ihbar kabul eden savcıların devreye girmesiye deney ulusal bir skandala dönüştü. Haberlerden sonra Iowa Üniversitesi özür diledi, ancak 2005 yılında Iowa yüksek mahkemesi davayı görüştü ve 2007 yılında kalıcı hasara uğramış 6 denek, toplamda 925.000 ABD doları tazminata hak kazandı. Dava böyle sonuçlanmış, Wendell Johnson ve Iowa Üniversitesi suçlu bulunmuş olsa da bazı meslektaşları Wendell Johnson'ı savunuyorlar. Aslında Johnson saygın bir bilim adamı. Adı böyle bir deneyle tarihe kötü geçmiş olsa da konuşma bozuklukları ve kekemelik tedavisindeki başarılı çalışmaları sebebiyle hala iyi bir şekilde anılıyor. Üniversite'nin savunma zemini ise daha farklı: İnsan kullanılarak yürütülecek deneylerle ilgili Nuremberg Kanunları 1948 yılında yayınlandığından, 1939 yılındaki bu deney o günün kurallarına uygun görünüyor [3]. Milgram Deneyi (1963) 1963 yılında Yale Üniversitesi’nde Profesör Stanley Milgram tarafından tasarlanan deney insanların belli bir rol altında an...













































No review available yet...